Nem

Rutubet şehrin aynalarında boy gösteriyordu. Camlar buğulanmış ve parmakların çizdiği çizgilerin arasından turuncu ışıklar savruluyordu odanın içlerine. Tek kanadı ile uçmaya çalışan guguklu saat yirmi biri vururken, enlemesine bir çizgi daha çiziyordu saçları kumral beyaz tenli çocuk. Vakit kaybetmeden bir turuncu ışık daha belirdi odanın içinde. Bu sefer kapıdan giren orta yaşlı kadının suratını dağıtıyordu. Gözlerini kıstı kadın, saçları olduğundan açık görünüyordu. Oysaki üç gündür düz saçlarının hiçbir teli hamam yüzü görmemişti. Ceviz ağacından oyulmuş topal topal açılan kapının sesine irkildi çocuk. Parmağını camdan çekip sesin kaynağına yöneldi, gülümsedi. Annesini her gördüğünde içinden kaçıyordu gülümsemeler. Ruhunu tutup çekseler ayağı takılıp düşebilirdi ama O’nu uzaktan izleyen annesine dizleri kanarken bile illa ki gülümseyecekti.

İçeri girmek için açtığı kapıyı kapatıyordu kadın, elleri soğuk kapı koluyla buluşunca içi ürperdi. Oysaki geldiği oda daha sıcaktı. Ellerini kapı kolundan çekince anladı ki ürperti ayak parmaklarından bedenine kavuşmuş. Ilık sular birikmişti odanın tabanına, yarım parmak uzunluğundaydı derinliği. Çorapları ıslandı kadının, yürümeye devam etti. Vazgeçemezdi.

Camdan odaya bir gıcırtı armağan edildi ve hemen ardından bir demet turuncu ışık. Yere bir damla düştü saçları kumral beyaz tenli çocuğun ağzından. Yün hırkasını kavuşturdu önüne, hırkasının rengi deniz mavisiydi ve onca karanlıkta seçilebiliyordu. Düğmeleri gül ağacındandı. Ama eli kesmeyen cinsten. Düğmeleriyle oynuyordu çocuk, kadın ayaklarını yerde biriken ılık suda gezdirirken.

Önce çoraplarını çıkarmıştı. Ayağına yapıştı balıklar. Etrafında küçük deniz atları da cabası. Yüze yüze oğluna varacaktı ama sıkça hapşıran guguklu saat yarattığı küçük dalgalarla kadının hızını kesiyordu. Fistanının ceplerine elini daldırdı vakit kaybetmeden, biriken borçların yazıldığı bir kağıt buldu. Dörde katlanmıştı kağıt ve etrafında sarı lekeler vardı. Eline aldığı gibi kağıdı çabucak bir gemi yaptı. Sol cebindeki kalemi ise küreğiydi.

Dört beş savuruşta küreğini oğlunun yanına vardı. Endamı gözlerinden okunan genç solgun bakışları ve keyifsiz dudaklarıyla öylece uzanmıştı. Ellerini göğsünde birleştirmiş, ceketinin düğmeleriyle oynuyordu. ‘ Evlat…’ dedi kadın huzurlu çıkıyordu sesi. Çocuğun başını çevirip bakmasıyla, kadının omzuna kapanması bir oldu. Tam altı gün ağladı çocuk. Odada su omuz hizasına gelmişti ve balıklar saçlarını yemeye başlamıştı durulamayan bu neferlerin.

Bir Cuma sabahı daha güneş kuşlara bile görünmeden odanın cevizden oyma kapısı bir homurtuyla açıldı. Sular kapının altında duran merdivenden akıp giderken, kel kalan kadın ve saçları yerinde duran evlat aynı anda dönüp kapıdan girene baktılar.

Endamı hürriyetinde olan yaşlı bir kadın, kafasında tülbenti üzerinde çiçek desenli fistanı ve ayağına, çift çorabının altına giydiği yünlü patiği ile onlara baktı. Zayıflamışlardı ancak halen dinç görünüyorlardı. Yaşlı kadın kudretli sesiyle onları çağırdı ve adımlarını kesmeden hızlı hızlı aşağı indiler.

Sıcak sular çeşmenin ağzından kovalara dökülürken, yeşil arap sabunu, sabun bezinin üzerinde geziniyordu. Üç ev boyunda köpürmüş ve gözlere yanaşmadan edemeyen bir edayla Yaşlı Kadının bakışlarına bir bulanıklık getirmişti. Baştan aşağı kolları, sırtı, ayakları, tırnak altları, boynu ve göz kapakları yıkandı sabunlu suyla.

Saçları ışıl ışıl parlıyordu o vakit. Tarak arasından kaymak gibi süzülüyor ve hatta mis kokuları taşıyordu üzerinde. Derisinin yeterince ısındığına kanaat getiren Yaşlı kadın berber efendiye seslendi. Banyonun yankılı atmosferinden sıyrılan ses berberin kulaklarına ulaşana kadar tam üç dakika geçmişti. Üç dakikanın sonunda banyo kapısı açıldı ve uzuvları peştamalla kapanmış bir erkek içeri girdi. Saçları kumral beyaz tenli çocuğun arkasında durdu, kel kadın dışarı çıktı. Ağlamaya başlayacaktı ama orası ne yeri ne zamanıydı. Yaşlı kadın bir göz hareketiyle kapıları üzerine kapattı dışarıda kalanların.

Önce besmele çektiler, ardından Fatiha okudular, ardından bir Ayet-el Kürs-i ile makasları saçlarında gezdirdiler çocuğun. Tel tel yerlere döküldü balıkların yemediği saçlar. Usul usul aktılar biriken suyun üzerinde. Tel tel kendinden geçti çocuk, ve usul usul kendine geldi.

Sular kuruyana kadar hamamın mermerlerinde, içeri de nargile tüttürüyordu yaşlı kadın. Şalı boynunda fistanına ucun ucun dokunuyor, dumanlar hava da narin narin bel kıvırıyordu. Sipsiye değdirdi dudaklarını. Kırışık, buruşmuş ve yayıktı, eskiden dolgun dolgun mavi boncuk dağıtan dudaklar. ‘ Sıhhatler olsun, evlat!’ dedi genzine kaçan katran sesini boğuklaştırmıştı.

Havlulara sarınmış oğlan başını iki yana sallayarak teşekkür etti. Saçsız çocuk ve orta yaşlı kadın yürüyordu ki merdivenler kesti önünü, saçsız çocuk ve orta yaşlı kadın yürüyordu ki sorular çevirdi yönünü, saçsız çocuk ve orta yaşlı kadın yürüyordu ki soğuk hava kesti sözünü. Gelen uykuyu kaçırmaya çalışıyordu. İlla ki kendinden emin ve soğuktu. Göz kapaklarını elledi, ve beş parmağının beşiyle birden ayırdı. Göz bebekleri çoktan küçülmüştü. Göğsünden içeri girip, boğazını yaralayacak kadar öksürttü oğlanı. Göz bebekleri çoktan kararmıştı. Ayak parmaklarından, şah damarına kadar içinde dolaştı çocuğun, tir tir titretti ama nafile. Göz kapakları çoktan kapanmıştı.

Öyle bir zamandı ki soğuğun gelip buluştuğu, ayrılıkları baştan belliydi, bedenin ve bilincin. Bilinç içini rutubetli hamam da eritmiş, devamını tevekkül etmişti.

Uyudu çocuk. Hücreleri yastığı tanımıştı. Uyudu çocuk. Bilinci yorgana sarılıp pes etmişti.

Uyandı çocuk. Rüyasında hiç uyumadığını anlattı.

2 yorum:

  1. kelimelerimiz birbirini kıskansaydı eğer, sen susmak zorunda kalırdın.

    YanıtlaSil