Güncelik III

- ‘ On iki..ahh..on üç ve on dört, sanırım bu da sonuncusu, evet! ‘
- ‘ Bana kalırsa sıcak havalardandır bu yaralar, canını sıkmana gerek yok. Burası? Acıyor mu?
- ‘ Hayır!’
- ‘ Peki burası?’
- ‘ Hayır! Baksana dün sana..’
- ‘ Kabuk bağlamış gibi çok mu kaşıyorsun, sabunu kafanda bırakmaman gerek!’
- ‘ Anladım hayır, bak dün yine onu görmeye gittim, ve o dün yine bana mektup yolladı. Yanında çalışan…’
- ‘ Burası kanamış, tırnaklarına bakabilir miyim?’
- ‘ Al işte yok bir şey, her neyse yanında çalışan çocuk da en az onun kadar yakışıklıymış. Gündüz gözüyle görünce fark ettim. Mektup da ne yazdığını okumak ister misin? Dur bekle. Bir müsaade et, kalkayım.’ dedi.

O sırada yavaş yavaş doğruluyordu kadın. Adamsa elindeki kirli bez parçasını ve içine doldurduğu bitleri uzun bir seyre daldı. Krem rengi bezden zar zor seçilebiliyorlardı ama birkaç tanesinin hala ölmediği barizdi. Bezi sıkıca kapattı ve kare kurtlu pencerenin dışına uzanan küçük beton parçasının üzerine bıraktı. Ve bitleri yemek için dalışa geçen serçelere göz ucuyla baktı. Tırnak altlarını kontrol edecekti ama bundan vazgeçti ve elini doğruca saçına götürdü. Kendi de kaşınmaya başlamıştı.

-‘ Bak işte sen de kaşınıyorsun. Mektup da diyor ki…’
-‘ Nadya, inan mektubun hiçbir kelimesini merak etmiyorum.’
-‘ Sevgili devuşka Nadya, zarafetiniz ve güzelliğinizi size nasıl tarif edeceğimi bilmiyorum. Sizi tanrının bir armağanı olarak görmek, ve bakire Meryem kadar saf olduğunuza inanmak istiyorum. ‘
- ‘ Nadya, bunu neden yapıyorsun? Bunlar kelime Nadya, ama sen benim kalbimi kırıyorsun. ‘
- ‘ Ve böyle bitiyor. Burasını pek sevmedim ve ne demek istediğini anlamadım. ‘ sizi bekleyeceğim, Dimitris. ‘
- ‘ Kusacağım, sanırım. ‘ sözünü bitirmemişti ki midesi eline doldu.

Odayı acı bir koku sardı. Adamın karnı hala ağrıyordu ve midesi sadece ağzını kullanmamıştı. Burnunun içi de yanıyordu ve ağzının kenarıyla birlikte burnunda domates parçaları kalmıştı. Koku tekrar midesini bulandırdı ve bir kez daha avuçlarına kustu. Bu sefer ki avuçlar kendisine ait değildi. Nadya’nın parmakları ve mektubun tamamı pisliğe bulanmıştı. Adamın gözleri doldu. Nadya ise ayakta durmakta zorlanıyordu.

- ‘ Seni lanet adam. Ne yaptığına bak. Bana hiç öyle kızgınmış gibi bakma. Hemen kalk o sandalyeden ve buradan git. Ve umarım ölürsün, evet gittiğin yolda ölürsün. Ya da belki merdivenlerden düşersin. Nasıl olur? Ve bana neler hissettirdiğini anlarsın. Öl, Ivan. Çünkü beni öldürüyorsun. ‘

- ‘ Nereye gidiyorsun aptal adam. Kapı orası mı.’

- ‘ Ölmemi istiyorsun Nadya. Ve artık senin için ölmeyi denemediğimi söylemezsin. Son olarak ‘ seni bekleyeceğim, Ivan. ‘

Bitleri yiyen serçeler hiç olmadıkları kadar irkilmişti. Yanlarından düşen adamın peşine uçtular. Birkaç gaga darbesinin ardından etinin tadını beğenmediler. Ivan serçeler tarafından da sevilmemişti. Oysa ki gün be gün onları besleyen ısırdıkları o parmaklardı. Serçeler uçmaya devam etti.

Kafasını kare pencereden aşağı sarkıtan Nadya, kendi kendine söylenmeye devam ediyor. ‘Öl, Ivan! Mektubumu mahvettin.’
Temizlediği parmaklarını saçlarının arasında gezdirdi ve sehpanın üzerinde bulduğu makasla saçlarını kaşımaya başladı. Kafası kanıyordu. Ve sabaha kabuk tutacaktı.
Sandalye Günceleri, Nadya Nikolayeviç

Kum

İçinde dolup taşmayı bekleyen her türlü düşünceyle yıkayabilirsin beni. Nasıl ki yükünü taşıyamayan bulutların terk ettiği yağmurlarını kabul ediyorsam, sana da sırtımı dönmem. Sıcağın ve soğuğun ortasında, dalgaların kıyıya çarptığı o yerde, ne ıslak ne de kuru kumlar avuçlarımda.

Kum tanelerini, ıslatmayı denesen? Durur da yapışır ellerine ne dersin belki zaman. Gitmemiz kolay olur. Kimse görmez, kimse bilmez. Kafayı bozdum bu yer’den uzaklaşma işlerine. Ayaklarım değse de daha küçük bu yollar. İkimiz sığmayız. Arkamdan gel. Olur da kaybolursan, patikalarda bulamazsan yolunu, ağaçlara sürersin elini. Hansel ve Gratel gibi masal kahramanı oluveririz ama bu devirde yere ekmek döşemek zor. İyisi mi sen peşimi bırakma.

Tam bana doğru gel, ama koşarak. Sakın ağır ağır yürüme, bekleyemem. Dudakların kalabalık olmasın. Onları bir kez dahi denizlere değdirdiysen, tuzlarını silme üzerinden. Kupkuru ve yaralı hallerini bana bırak. Böylece ilk öpenin ben olduğunu anlayayım. Deniz gibi kok ki, seni eski bir liman sanmayayım.

Seni önemsediğimden her şeyi ikili sunuyorum, sen seç, seçmeyi öğren böylece büyüyebilesin. Büyüdüğünde yaşatandan çok yaşayan ol acıyı da tatlıyı da. Her şeyi tek bindirme kalbine..kalpleri kırma tatlı bitişlerinle ya da düşürme çehreleri acı gülüşlerinle, tezatlık da olmasın, o şekilde gel bana.

En korktuğumu senden istiyormuşum gibi görünebilir. Değiş der gibi sana. Değişmeni değil daha güzeli istiyorum. Çünkü öyle yüksekten bakıyorum ki her yeri görüyorum, zamanı avuçlarıma versen elimin tersiyle iterim. İtiraf ediyorum, ben burada kalmak istiyorum, burası neresi?

Güncelik II

‘ Ağzını kapa!’ dedi sabahtan beri kurduğu ilk cümle bu olmuştu. Gözlerimi iyiden iyiye kısarak bir bakış attım. ‘ Neden? ‘ dedim, aslında pek merak etmiyordum. ‘ Şeytan ruhunu çalar ‘ diyerek kestirip attı. Sanırım bir daha esnerken ağzımı açmayacaktım. İnsan bu kireç boyalı odada korkacak bir şey arıyor. Ve bende korkacak bir şey bulduğum için sevinmiştim. Korkumla vakit geçirecek ve günlerin daha çabuk ilerlemesini bekleyecektim. Bir takvim ve birkaç pudra güneş olsaydı sırtımda, bunu daha kolay anlayabilirdim.

‘ Peki ‘ dedim konuşurken zorlandığım açıktı, beş gündür uyumuyordum, uyuyamıyordum. Ama uyumadığım için kimse bana uykusuz diyemezdi. Ne enerjiden düşmüştüm, ne de konuşurken harfleri birbirine karıştırıyordum. Ama söylemeliyim ki vücudum beni çoktan ele vermişti. Göz kapaklarım indirilmeye muhtaç kepenkler gibi birbirine yakın durmaya çabalıyor, ben ise aralarında çuvaldız varmış gibi onları birbirinden ayırıyordum. Heyecanlıydım. Heyecanlı olmam gerekiyordu. Heyecanlı olmasam sandalyenin altından kaydığımı hissetmezdim.

Mavi tişörtlü adam halen karşımda durmuş elindeki havluyla odanın içindeki sinekleri kovalıyordu. Kireç rengi boyalar ölen sineklerin kanlarıyla oluşmuş şekillere gebe kalmıştı. Desen pek hoş görünmese de orada ölmeye yakın kişilerin yalnızca biz olmadığımızı bilmek içimi az da olsa rahatlattı. Şak diye bir ses duyuldu tekrarından ensemde bir acı. Mavi tişörtlü adam havluyu enseme şaplatmıştı. Bakışlarından orada bir sinek olduğunu iddia ettiğine yemin edebilirim. Zaten elimi enseme atınca parmaklarıma gelen kan bunun gerçek olduğuna beni inandırdı. Neden yaptığımı şimdi hatırlayamıyorum ama parmağım ucundaki kanı ağzıma götürdüm. Ve bana mı yoksa adama mı ait olup olmadığını tahmin etmeye çalıştım. Tadı yoktu, tadı kireçliydi ve tuzluydu. Terim içine karışmış olmalı. Ama rengi kahverengi denebilecek kadar kırmızıydı. Kesin bu mavi tişörtlü adama aitti. Cüzamlı derisinden anca böyle bir kan boşanırdı.

*

Hala nasıl bu adamla aynı odada uyumaya çalıştığıma inanamıyorum. Saat yedi buçuk olmasına rağmen, kararmadı. Bu adamın her seferinde başı yastığa varmadan nasıl uyuduğunu anlamaya çalışıyorum. Bir haftadır odadaki sineklerin sebebinin o olduğunu düşünüyorum. Derisi köpek ölüleri kadar pis ve kötü kokuyor. Burnumun ucunun yara olduğuna yemin edebilirim. Bu kokudan bıktım.

*

Ayağa kalkıp biraz dolaşmaya karar verdim. Üç adım öne, ve dört adım geriye gidebiliyorum en fazla. Adamın horultusu bütün kulaklarımı kapladı. Ona bakmamaya ve onu düşünmemeye çalıştıkça, ağzının içine giren sineklerden biri benmişim gibi hissediyorum. Acaba her hangi bir kadın O’nu öpmüş müdür? Bundan bana ne. Ama ben O’na dokunamam bile. Hep insanları aşağıladığım için bunlar oluyor. Saat dokuz buçuk ve uyurken bile o havluyu nasıl salladığını aklım almıyor. Artık düşünemiyorum sanırım.

*

Ve kapımız sonunda açıldı. Kireç rengi oda da düşündüğümden de fazla sinek lekesi varmış. Etrafı net göremiyorum. Ama zaten görecek pek de bir şey yok. Bu adam kolumu bu kadar sıkmasa eminim daha hızlı yürüyebilirdim. Yüzüne bakmaya korkuyorum. İnsanların yüzüne de bakmaya korkarım. Hala heyecanlıyım ve hala yürüyoruz ve hala kolum acıyor. Botları ne kadar da temiz, başımı kaldırıp baksam sinek kaydı traşını göreceğime eminim. Of, bana sinek demeyin.

Ve gece, ve yıldızlar. Göremediğim için orada olduklarını düşünmüyordum. Bu uğultuyu duymazlıktan gelirsem çok daha sevimli görünebilirim. Ve belki de iyi bir avukat vardır çevrede. Ne kadar yakışıklı olduğumu söyleyip duran kızlar da orada. En yapmacık gülüşümü savuruyorum. Ama aynı uğultu var. Aralarında Raskolnikov’u gördüğüme yemin edebilirim. Hepsi senin yüzünden diye bağırmak istedim.

Başımı öyle tutmasaydılar eminim bağırırdım ve kesinlikle daha yakışıklı görünürdüm. Boynumu sıkmasanız? Arzum yok ve tek dileğim de. Evet bu benim kanım. Ağzıma gelen de, uğultunun sahiplerinin gördükleri de. Ve bu sinekler zevklerini biliyorlar. Mavi tişörtlü adamın sineklerinden bile daha çok sinek geldi. Hepsi de karnını doyurup gidecek. Uğultu da gidiyor zaten.

Saat on bir buçuk, ve adam hala uyuyor. Kireçli duvar hala pis ve ben artık uyuyabileceğim.

Sandalye Günceleri, Koğuş

Güncelik

Duyduklarını sevdiklerinden kimse dilini kesmedi. O konuşuyordu. Dinleyenler dudaklarını inceltmiş bıyık altı gülerken, maruz kalan nefer kızarmış bir halde söylenenleri reddediyordu. Adamın anlattıkları hoş değildi, farkındaydı, ama bunları dile getirmemesi onların var olmadığı anlamına gelmiyordu. Öyle ki kendine hakim olmadan konuşmaya devam etti:

‘ Çocuk, buradakiler eminim bana gülmeye gelmişlerdir. Ama ben onlara çoktan güldüm. Beni gülerken kimse görmediğinden, bana inanmazlar ama şimdi herkes sana gülecek. Bu yüzden kimselere anlatmak zorunda değilsin. Ben bunların hiçbirini anlayamıyorum o da ayrı ya, hadi neyse! Bunlar var ya, bu başkaları, dille kulak arasındaki yolu çok iyi bilirler. Birinin ağzından bir laf düşmesin hemen kapar kulakları. Bunlar en çok neyi sever bilirsin, dedikodu. Böyle nasıl da basit genelledim sana değil mi? Ama hemen arkandaki kişinin nasıl da saçına dikkatlice baktığını bilmek isteyeceğine eminim. Bu şekilde söylersem, hiç de ilgi çekmez. Ben de hakaret etmeye karar verdim. Yalnız kalmayı pek göze alamıyorum çocuk. Alamayan kişileri de hemen anlarım. Mesela hep sivrilmeye çalışırlar. Yeni bir başkası görmesinler bak o zaman sana sahipliğinden emin olduğu için nasıl da güldürüyor seni diğerlerine. Komik cümleler kullanmak güzeldir, ben de biliyorum ama hadi söyle ne zaman ki sana şaka yaptığım da gerçekten içten güldün? Bak anlamıyorsun, kahroldun demiyorum, üzülüyorsun. Göbekli olduğunu söylediğim de böyle bakmıştın. Şaş bakıyorsun diye seni yargılayamam ama sana gülmekten kendimi alamıyorum. Senin de bana zaman zaman şaka yaptığını biliyorum. Zaten her hoşuma gitmeyen şakanda daha da fazla hakaret ediyorum sana. Altında yatan anlamları aramak için insanların uğraşacağını düşünmüyorum. Öyle ki direkt sana hakaret ediyorum. Uyurken, en azından bir kere midene o ağrıları saplamak hoşuma gidiyor. Neden öyle dediğimi merak etmen ve gerçekten o şekilde olup olmadığını düşünmek için çabalaman. Değişik bir şeysin sen, çocuk. Utanıp soramıyorsun bir başkasına. Başkalarını sevmediğini söyleme. Neden böyle göründüğünü biliyorum. En güzel halinde olduğunu sanıyorsun ya, bir de en güzel yaşında, öylesin zaten. Aramızdaki mesafeleri dert ettiğimi de nerden çıkardın? Beni çok yanlış anlamışsın, çocuk. Bak bu adamlara nasıl da pür dikkat dinliyorlar. Halen nasıl da sana kötü bir söz söylemediğimi anlamaya çalışıyorlar. Onlara vereceğim mutluluğu arıyorum şu anda. Sana ne söylesem üzülürsün ki? Ne yakar canını? ‘
Kollarından tutup adamın canını yakmaya çalıştılar, boş konuşuyordu. Güncelik bir ağızla herkes sıkıldı adamdan. ‘ Bu soytarı çok kötü ağabey’ dediler.
Sandalye Günceleri, Kahvehane

Tüvan

Doğumla başlar kelimeler ve yağmur için beklenirler. Islanırlar ve susarlar. Bugün kelimeler susuyor, ne fırtına ne de çöller ağlatamaz kelimeleri. Tek yaptığı şey susmak oluyor Tüvan’ın, adına aykırı olarak bugün güçsüz hissediyor. Ama körpe ve kırgın asla değil. Büyüyor git gide ama henüz hayatında on yedi kere sene görmüş. Neden gözlerini kapadığını bilmiyor ya da parmaklarının neden kanadığını. Ama kulakları hala duyuyor. ‘ Tüvan ..’ diyor bir ses devamı olan bir cümleye başlıyor. Susmamak üzere konuşuyor. Ve anlatıyor ki bu çocuk ilk günden…

İlk günden aklı uzaklarda doğdu. Aklı yerine hali vakti yerindeydi. Önce fark etmediler. Ki etseler bile nafile, yaz çoktan kışa gelin gidiyordu. Temmuz da doğmuş, soğuktan donmuş ve kasabadan köye dönmüş olmasına rağmen, kimse eğilip alnından öpmedi. O gün hiçbir bedenle kavuşmadığından halini de vaktini de istemedi. Tabii, bunları içinden söyledi. Duyan duydu oysaki. Bir tek parmakları kaldı sağ salim, bir de ona bakan kadın.

Kadın dediysek ellisini bitireli bir on sene olmuş. Bakışları kayık ve yayvan olduğundan mıdır bilinmez bu çocuğu alıp avuçlarına koymuş. Büyütmüş.

İş vermiş çocuğun eline. Süpürge işçiliği. Her sabah sırtında süpürgeciler hanına taşırmış Tüvan’ı. Kahverengi minderlere oturtup çocuğu, bırakıp gidermiş. Aklı, Tüvan da kalır, Tüvan handa. Önce tarladan gelen telleri uygun uzunlukta keser, tohumlar ve yapraklarını bir güzel ayıklarmış. Sonra dört beş tel ile ayakcak yapar, mengenenin o meşhur yardımıyla süpürgeyi hayata bağlarmış.

Teller , tellere dolanır bir daha ayrılamazken, Tüvan her bir dokunuşuna bir lanet bindirirmiş. Önce parmaklarını yüzüne sürer sonra ucunu ısırırmış. Kanayan parmağını süpürgeye sürer lanet üstüne lanet okurmuş. Tabii, bunları içinden söylermiş. Ama bilmez ki duyan duymuş oysaki. Hal böyle olunca ömründen yirmi beş sene gitmiş.
Kadın hana gelir, çocuğu götürürken eve, yüzü gözü yara olan bu neferi fark edemezmiş. Gözleri sustuğundan çocuk konuşmazsa hiçbir şey göremezmiş.

Akşam, yemekler yumuşak masa örtüsünün üzerinde dolanırken, kadının elleri çocuğun parmakları ile çarpışmış. Bir hüzün bir kıyım almış başını gitmiş ellerini tepe tepe. ‘ Tüvan..’ diye bir ses devamı olan bir cümleye başlamış. ‘ teller parmaklarını sevmemiş anlaşılan, evlat seni yumuşak kumaşlarla uğraştıralım’ demiş. Masada duran son ekmeği hızlıca çiğnerken, Tüvan yalnızca iki kere öksürmüş.

Diğer gün iş vermiş çocuğun eline. Terzilik. Her sabah sırtında terziciler hanına taşımış Tüvanı. Kahverengi sandalyeye oturtup çocuğu, bırakıp gitmiş. Aklı, Tüvan da kalmış, Tüvan handa. Önce Nevdiyar’dan gelen kumaşları uygun uzunlukta keser, ayrı renklileri ve aynı kalitede olanları bir güzel ayıklarmış. Sonra dört beş kumaş parçasını giydireceği bedenin üzerinde gezdirir ama bunları yaparken ayağa kalkmazmış. Öyle herkese de bir şeyler dikmez, makaslarını konuşturmazmış. Köyün en güzel kızına en güzel entariyi dikerken, sevdiceği oğlana iğne iğne lanet okurmuş.

Kumaşlar kumaşları katlarken, Tüvan her bir makas aralığına bir lanet bindirirmiş. Bu sefer hem kendine hem oğlana . Ve yine önce parmaklarını yüzüne sürer sonra ucunu ısırırmış. Kanayan parmağını entarilerin yüreklere denk gelen yerine sürer lanet üstüne lanet okurmuş. Tabii, bunları içinden söylermiş. Ama bilmez ki duyan duymuş oysaki. Hal böyle olunca ömründen bir yirmi beş sene daha gitmiş.

Akşam, yemekler yumuşak masa örtüsünün üzerinde dolanırken, Kadının elleri çocuğun parmakları ile çarpışmış. Bir hüzün bir kıyım almış başını gitmiş ellerini tepe tepe. ‘ Tüvan..’ diye bir ses devamı olan bir cümleye başlamış. ‘ parmakların kumaşları sevmemiş anlaşılan, evlat seni şekle sokacağın tahtalarla uğraştıralım’ demiş. Masada duran son ekmeği hızlıca çiğnerken, Tüvan yalnızca iki kere öksürmüş.

Sonraki gün iş vermiş çocuğun eline. Marangozculuk. Her sabah sırtında marangozcular hanına taşımış Tüvan’ı. Kahverengi tabureye oturtup çocuğu, bırakıp gitmiş. Aklı, Tüvan da kalmış, Tüvan handa. Önce ormandan gelen tahtaları uygun uzunlukta keser, ayrı kalınlıkta ve aynı kurulukta olanları bir güzel ayıklarmış. Sonra dört beş odun parçasını irice doğrar birbirine yapıştırırmış, ama bunları yaparken ayağa kalkmazmış. Öyle her eve de bir kapı kesmez, testeresini sallamazmış. Köyün en asil ve en güzel kızlarının evlerine en ihtişamlı kapıları doğrarken, bıçak bıçak açıkta kalan öksüzler için lanet okurmuş.

Tahtalar tahtalarla birleşirken, Tüvan her bir kıymık aralığına bir lanet bindirmiş. Bu sefere hem kendine hem oğlana hem de O’nu duyan kulaklara. Ve yine önce parmaklarını yüzüne sürer sonra ucunu ısırırmış. Kanayan parmağını kapılarda zihinlerin denk geleceği yere sürer lanet üstüne lanet okurmuş. Tabii, bunları içinden söylermiş. Ama bilmez ki duyan duymuş oysaki. Hal böyle olunca ömründen ömür gitmiş.

Süpürgeler sokakları, entariler hatunların çirkinliklerini temizlerken, Tüvan köyün her güzel yüreğinde ve sokağında hiç durmadan dolaşırmış. Bütün kapılar Tüvan’a açılır, hepsi Tüvan’a kapanırmış. Kimse bir kez bile O’nu görmese de herkes hayatından geçermiş. Hem sessiz sedasız hem de hali vakti yerinde.

Nacizane akşam, yemekler yumuşak masa örtüsünün üzerinde dolanırken Tüvan’ın en çok gücüne giden, kadının önceki akşamlarda yanında oturan nefesin sesini hatırlamamasıymış.
Ama bunların hiçbirini kimse bilmiyormuş, bilselermiş, anlatırlarmış. Öyle diyorlarmış.

Şiirdeyazdediler: Onlar.


Onlar,

Biz biterken geliyorlardı
Gülüyorlar ve önemsediklerini anlatıyorlardı

Kuralları dereboyu balçık yatağı
Renkleri eşsiz, griden siyaha
Her biri zümrüt, her biri tek

Kim, dediler, kimler baş kaldırır
Köleliktir sonu, geniş ağızların
Büyük düşünceler baş ağrıtır

Bakın, dediler, boşluğa bakın
Karanlık sizi üzmeyen tek görüntüdür
Sessizlik ise en güzel alıntı

İşitmeyin, izlemeyin
Gizlemeyin, İzlenmeyin

Onlar, her şeyi biliyorlardı
Bildiklerini doğuruyorlar
Tohumlarımızı yakıyorlardı

Ağaçları koparın, diye bağırdılar
kökleri pis kokar
Çiçekleri kalsın, onlar da çabucak solar
Boş araziler yaraşır, uyuyun
Uyku, ölümü gizler, dostlar

Onlar, geliyorlardı
Gülüyorlar ve önemsediklerini anlatıyorlardı

Toprak kül koktu, ilk defa yanıyordu
Gelen ilk oktu, derimizi deliyordu

Onlar, gülüyordu.

Şiirdeyazdediler: Göçebe


Çizgilerin yolunu şaşırmış gibi
Önüne boşaldı sarkık göğüslerinin
Atıkları tıkanmış,yüz vermez olmuş
Yolları her birinin, narin ve derin

Döküldü acıları kavanozlardan çukurlara
Dövüldü sırtları tek tek
Belki masa, belki kapı ağzında bilerek

'Vur!' dedi delikanlı yürek
Vur derdini ağıtlara
Erkek istemese yok gerek
Ne Güneş'e ne Ay'a

Boğulduğun denizler bundan ibaret
Geçemezsin yaya
Kirli duvarları dikerler önüne
Sanırsın, yıkar gözyaşların
ağlaya ağlaya

Siz kızoğlankızların
çizgileri dolaşırken yüzünü
Asırlara varmadan biter
her gün doğan acıları, hüzünü

Ey! bağışlanmayacak ruhlar
Çıkarın üstünüzü
Günah ayıbınızı örtecek
Bu son, bu göçebe hece de
büstünüzü dikecek.