Güncelik V

Elindeki yırtık havluyla duvarın köşesine sıkıştırdığı son sineği de öldürmüştü. O ana kadar yaklaşık yirmi üç sineğin canına katletmişti. Zafer kazanmış bir edayla sandalyenin ucuna oturdu ve kirli havluyu başucundaki yatağın altına itti. Kolunun bazı yerlerinde nokta halinde kan pıhtıları vardı. Bundan rahatsız gibi görünmüyor, ellerini temizlemek için bir çaba sarf etmiyordu. Oturduğu yerden bir sineği daha öldürdü. Komidinin üzerinde duran bardağı sessizce olduğu yerden alıp dudaklarına götürdü. Bir dikişte hepsini içti ve bardağı aynı dikkatle yerine bıraktı.

Amaçsızca ayağa kalktı ve odanın ortasına kadar yürüdü. Durdu. Belli ki kendine bir uğraş arıyordu. Duvardaki zaten düzgün tabloları düzeltti, ve dolaptaki zaten temiz örtülerin tozlarını almaya başladı. Bir süre bu davranışlarına devam etti, ve odanın içindeki tek koltuğun minderlerini yerinden çıkarıp çırpmaya başladı.

- Ne yapıyorsun, Nadya?

Odaya çırpınan bir ses geldi, komidinin yanındaki tek kişilik tahta yatağın üzerinde son demlerine yakın bir bedendendi bu. Solgun ve kendinden habersiz bir beden. Üzgün bakıyordu etrafa ve kesinlikle üzgün konuşuyordu. Dudakları öyle güçsüz çıkarmıştı ki harfleri, rüzgarda başıboş sallanan perdenin duvara çarpıp çıkardığı sesler kadar işitilmesi zordu. Dudaklar birbirine çarpıp uzaklaşmıştı. Soruyu tekrarladı. Bu sefer rüzgar daha hızlı esmiş gibiydi.

- Hiç. dedi Nadya, Hiçbir şey. Uyandın mı?

Muhabbeti kendi üzerinden atmak için cevabı bir soruda buldu. ‘ Uyandın mı? ‘. Elbette uyanık olduğunu biliyordu, ama son günlerde Alexsander’ın uykusunda sayıkladığını varsayarsak bu soru o kadar da saçma gelmemişti kulağına. Hızlıca adamın yanına yürüdü ve yatağın yanındaki sandalyeye oturdu. Elini tuttu, sıkı sıkı. Biri gelirse O’nu götüremesin diye daha da sıkı tuttu.

- Canımı yakıyorsun Nadya.
- Özür dilerim.
- Ama elimi bırakma.
- Hiçbir zaman.

On sekiz dakika boyunca, hiçbir şey konuşmadan el ele oturdular. Nadya’nın zihni etraf kadar sessiz değildi. İpini koparmış bütün düşünceler orada toplanmıştı. Yere çok sert basıyorlardı, ve Nadya’nın kafası her geçen dakika daha da fazla ağrıyordu. ‘ Zaman geçer… Çocukken en çok bu bahçede… sonsuza dek yaşaya… Önce sesleri unut... ‘. Dimağındaki son düşüncede durdu. Bütün fikirler sağa sola kaçıştılar, başka hiçbir fikir bu düşünceyi bastıramıyor, yerine geçemiyordu. ‘ Önce sesleri unuturuz. ‘ diye tekrarladı.

- Alexsander, konuş.
- Anlamadım.
- Konuş ve hiç susma.
- Neden Nadya?

Sandalye sanki çivilerden oluşmuş bir yatağa dönüşmüştü. Nadya’nın o sert kalkışını başka hiçbir şey tarif edemezdi. Mutfağa koştu ve elinde kocaman bir bıçakla geri döndü. Ev ahalisi de arkasından yürümeyi ihmal etmemişlerdi. Odanın kapısını kilitleyip, Alexsander’ın şaşkın bakışlarının tam önünde durdu. Dışarıdan kapıyı açması yalvaran birkaç ayrı ses vardı.

‘ Hepiniz susun! ‘ . Birden haykırmaya başladı, bunu birkaç kere tekrarladı. Öyle derin bağırıyordu ki boğazı parçalanabilirdi. ‘ Susun diyorum size, herkes çenesini kapatsın. ‘ diye söylenmeye devam ederken şuurunu kaybetmiş bir şekilde, kendini odanın duvarlarına vurmaya başladı. Bir yandan dışarıdakilere susmaları için yalvarıyor bir yandan da Alexsander’a konuşması için sürekli aynı şeyi tekrarlıyordu.

- Alexsander, yalvarırım konuş. Daha sesli, adımı söyle. Konuş, Alex.

Genç adam ne yapacağını bilemez bir halde birbirinden bağımsız cümleler kurmaya başladı. Korkmuştu, kalbi hızla atmaya başladı. Dışarıdaki herkes ne yapacağını bilemez bir halde kapıyı yumruklamaya devam ediyorlardı.

Nadya birden yere oturup, sırtını duvara dayadı. Aynı anda herkes sustu. Elindeki bıçağı yavaşça kulağına götürdü. Önce sağ kulağını kesti. Hiç acı çekmemiş gibi hali vardı. Genç Alex gördüğü manzara karşısında aklını oynatabilirdi.

- Konuş ve adımı söyle. Sesini unutmayacağım kardeşim, duyduğum son ses sen olacaksın.
- Nadya, lütfen…

Genç Alex daha lafını bitirmeden Nadya sol kulağını da başından ayırdı. Neşeli görünüyordu. ‘ Alex, kardeşim. ‘ dedi kendine. Uzun uzun çocuğa baktı. Yüzü kan içinde kalana kadar baktı, ağzına dolan kan O’nu öldürene kadar baktı, ruhu bedeninden çıkıp uzaklaşana kadar baktı.
İçinden ‘ Alex ! ‘ diyordu, ‘ Alex, kardeşim. ‘

Sandalye Günceleri, Nadya Nikolayeviç

Güney

Sibirya, herhangi bir yer
1981



- Oltayı ver, Natalie.
- Hangisi?
- Kamış olanı.
- O’nu getir…memişim, Vanya.

Dalgaların gürültüsünde kaybolan sesine uzun uzun baktı Vanya, sinirlenmişti. Öyle çabuk sinirleniyordu ki buna bazen kendi de inanamıyordu. Oltanın ucuna parmağını batırdı. İğne yeterince sivriydi. İğnenin ucunun derisine batışını hissetti, acıyı üzerinde dağıttı. Bu O’nu biraz sakinleştirdi, ve tekrar kafasını kaldırıp etrafına bakındı. Yanında yarısı yırtık poşeti duruyordu. Diğer yarısında ise Natalie oturuyordu.

- Üzerinden kalk!

Poşetin içinden çıkardığı birkaç haftalık ekmek içlerini ısladı. Küf kokuyordu ekmekler. Baş ve işaret parmağıyla yuvarlayarak ekmekleri topak haline getirdi. Ekmek, oltanın iğnesiyle buluşunca gökyüzüne salındı, ve ardından tuzlu suyla buluştu. Beklemeye başladılar. Sabahın sessizliğine eşlik eden kayığın tıkırtısına kulakları takıldı. İsteseler hiçbir şey duymayabilirlerdi. Ama dinlediler. Natalie sessizce ayağa kalktı çünkü biliyordu ki en ufak seste balıkları korkutabilir, Vanya’nın bugünlük hasılatına darbe vurabilirdi. Kayığın çapasına doğru yürüdü ve önünde durdu. Paslı çapanın paluze cildini kirletmesine izin verdi öyle ki elini üzerinde gezdirmekten kendini alamıyordu. Çapa sertti ve tarif edilemez keskin bir kokusu vardı, kirlenen elini burnuna götürürken buna karar verdi.

‘’ Vanya. ‘’ dedi öyle utangaç öyle içten söylemişti ki adını, bu ismi söylemekten vazgeçebilirdi. Ancak bu hisli seslenişi çocuk duymadı. Ufuk çizgisine dalmıştı, ve ufuk çizgisinin ötesindeki sahilleri düşünüyordu, Güneye gitmek istiyordu. Altındaki bir bacağı uzun tabureyi kuma batırıp oturduğu yeri düzeltirken omzuna dokunan ele kayıtsız kalmaya çalışsa da bunu çok uzun sürdüremedi.

- Ne var, Natalie?
- Raskolnikov’u hatırlıyorsun değil mi?
- Evet.
- Sen söyler miydin?
- Neyi?
- Seni kemiren düşüncelerini, yani paylaşabilir miydin, terk edilmekten mi korkardın yoksa daha çok sevilmekten mi? Anlatacak kimsen var mı?
- Yok.
- Ben varım.
- Sen Sonya değilsin.
- Sen de Raskolnikov değilsin.
- Ama olabilirsin.
- Sen de.

Sustular.

Vanya, Natalie’nin bildiğinden emindi. Zihnini acıtan korkunun yalnız olmadığını fark etmesi O’nu rahatlatır gibi oldu. Ancak hemen ardından ağır bir huzursuzluğun altında ezilmeye başladığını fark etti. Sırları sınırları zorlamıştı. Kendi zihninden boşalıp başka bir zihne dolan düşünceleri tek tek toplayamaz ya da geri alamazdı. ‘ Belki de bilmiyordur. ‘ diye içinden geçirdi. Kendi kendini rahatlamak için çabalasa da, bilmesini delicesine istediğini anımsadı. Anlatacak cesareti yoktu. Yüzsüzlüktü böylesine riyakar düşünceleri bir başkasına anlatmak ve öfkeliydi kendisine riyakarlığın sebebi yine aynı beden olduğu için. Düşündü.’ Ne de güzel olurdu, ben söylemeden bilmesi. Hem böylece bu şey hiç olmamış gibi olacaktı. Kuzey’de kalacaktı belki ne dersin? Günah, doğduğu topraklarda kalır mıydı ? Peşimden mi gelecekti? Ya da burada büyüyecek ve farkındalığını kazandığında peşimden gelip hesap mı soracaktı bana – beni nasıl öksüz bırakırsın diye-. Natalie, biliyorum de. Öyle sesli söyle ki bunun senin günahın olduğuna inanayım. Çünkü benim başka adım yok Natalie. Günahkar benim, Vanya.‘

- Vanya, Vanya.. Beni duyuyor musun?
- Evet.
- Güney’e gidelim mi?

Oltaya bir balık takılmıştı. Vanya, cevap vermedi. Oltayı hızlıca çekiyordu. Cevap verememişti. Gri bulutların arasından sızan solgun Güneş ışığı balığın pullarını öyle güzel parlatmıştı ki her ikisinin de iştahı kabardı. Sevilmekten korkuyordu Vanya. Balığı sıkıca tuttu ve kovaya yerleştirmek için oturduğu yerden hızlıca kalktı. Hayatındaki her anı planlardı Vanya ve hiçbir ana, hiçbir anıya, hiçbir insana güvenmezdi. Balığın kaçamayacağını bildiği halde kavanozun ağzını kapattı. Çırpınışlarından utandığını fark etti. Gri gökyüzüne baktı, sonra ufuk çizgisine ve ardından arkasında duran Natalie’nin nefesini hissetmeye çalıştı. Kavanozu sertçe tutarak denize doğru fırlattı. Ve yüzünü dönmeden, derin bir nefes aldı. Kupkuru dudaklarını ıslatıp, doğru kelimeleri bulmaya çalıştı.

- Güney’e gidelim.

Güncelik IV

- Öyle deme!
- Neden?

- Olsun sen yine de öyle deme, isyan etme.
- Kabul edemem, edemiyorum. Bu ağır bir yük değil ki gel beraber taşıyalım diyeyim, eş dosttan yardım isteyeyim.

- Bedeli yok, Nadya.
- Bedeni de yok. Söyleyecek söz bulamıyorum Ivan. - Düşünme. Bu koku da ne?
- Tuvaletten geliyor.
- Ah, Nadya. Ah Nadya.


Sidik kokusu tuvaletin sarıya kaçan mermer taşlarından taşmış evin kireçli bütün odalarına kadar yayılmıştı. Duvarların üzerindeki tozlu el izleri kokuyu bir odadan başka bir odaya taşıyor gibiydi. İkisinin boğazını yaktı koku, yutkunamadılar. Nadya, hızla tuvalete koştu ve bahçeden çektiği lacivert tırtıklı hortum ile tuvaleti temizlemeye başladı. Bütün pisliğin içine yalın ayak basıyordu, mantardan rengi atmış tırnaklarını hiç önemsemediği belliydi. Başı önde kambur bir halde çiçek desenli mermerlerin her birini ayrı bir telaşla siliyordu. Arada bir başını kaldırıp pencereden dışarı bakıyor ancak güneş tam gözlerinin ortasını yaktığından başını hemen geriye çeviriyordu. Mermerleri bitirip aynaya geçti. Yansıması çarptı gözüne, ama kendisini seyredip geçen yıllara küfredecek, ne kadar değiştiğine üzülecek ya da uzun uzun ağlayacak vakti yoktu. Kafasını değil aynayı ters çevirdi. İşini sağlama aldı. Dayanamayıp kendine bakabilirdi ya da aynada göreceği her kim ise.

Pis bezi sabunlu suya bırakmak için plastik kaba doğru eğildi, doğrulacaktı ki birden başı döndü. Başının döndüğünü fark etmeyecek kadar meşguldü zihni. Hızla kafasını kaldırıp yürümeye devam etti. Başı dönmeye devam ediyordu. Ivan’ın bulunduğu salona kadar yürüdü, baş dönmesi de onunla geliyordu. Salonun ortasına yığıldı. Ve orada kaldı.

Ivan koltuğa yayılmış sesli sesli horluyordu. Ayaklarını sandalyenin sivri köşesine uzatmış, bir elinde üç hafta öncesinin gazetesini tutuyordu. Koltuğun köşesindeki havlu yarısına kadar ıslaktı, belli ki oturduğu yerde çok terlemişti. Parmağını kulağına götürdü,hızlıca kaşıdı ve birkaç kelime mırıldandı. Ne dediği anlaşılmıyordu. Gözleri yarım açık olduğundan rüya görüyor diye tahmin etti, Nadya.

Tavan biraz karanlık görünüyordu, küflenmiş mi yoksa diye aklından geçirdi Nadya, yüzüstü yerde yatarken. Bedeninin hiçbir yeri hareket etmiyor, yalnızca gözlerini oynatabiliyordu, onlar da çok kısa bir mesafeden sorumluydu. İlk defa Tanrı’ya dua etmek için ellerini açamadığı bir konumda bulunuyordu. Dudakları mühürlüydü. Kuruyordu yavaşça, sözcükler mi tükeniyor dedi içinden. Bu kuraklık neden? Neden son bir kez de olsa dudaklarımı kavuşturamıyorum diye isyana kalkıştı yeniden. Burun delikleri hayat verecek havayı reddetmeye başlıyordu, kulakları sade bir horlama sesiyle doluyordu sadece, Ivan uyan! Diye bağırmayı o kadar isterdi ki. İç çamaşırlarında bir ıslaklık istedi, ve eteğine bulaşan ılık bir su. Hemen ardından keskin bir sidik kokusu geldi burnuna, havayla karışıyordu. Ivan, dedi içinden Ah Ivan sırası mı, kurtar şu zihnini karanlığın gafletinden ışığa bak, ışığa bak…

Gözleri, burnu ve kulakları bilinçsizliğe giderken hissizleşen ve uyuşan teninin titrediğini hissetti. Dudakları sertçe titriyor birbirlerine kavuşmak için adeta çırpınıyordu. Af dileyecekti belki, söyledikleri için ya da söylemedikleri için küfredecekti. Ivan’ın sesi geldi. Ama adam halen uyuyordu. Belli ki boşalan zihninin son sözleriydi bu. Zihni karşılık verdi bu sese.

- Ölüm, Tanrının en büyük hatası Ivan. O kadar çok ölmesi gereken insan var ki. Neden O’nu seçti? Tanrı hata yaptı ivan, kimi seçeceğini bilemedi. Tanrı, seçemiyor. Tanrı daha bir çocuk!
- Öyle deme!
- Neden?
- Olsun sen yine de öyle deme, isyan etme.
- Kabul edemem, edemiyorum. Bu ağır bir yük değil ki gel beraber taşıyalım diyeyim, eş dosttan yardım isteyeyim.

- Bedeli yok, Nadya.

- Bedeni de yok. Söyleyecek söz bulamıyorum Ivan.
- Düşünme. Bu koku da ne?
- Tuvaletten geliyor.

- Ah, Nadya. Ah Nadya.

' Ivan, uyan. '

Sandalye Günceleri, Nadya Nikolayeviç

Hicran


- ‘ Zehra, Zehra! ‘diye avazı çıktığı kadar bağırdı. ‘ H ‘ harfini bastırırken boğazındaki balgam genzine bulaşıyordu. Seslenmek için bir kez daha ağzını araladığı sırada Zehra içeri girdi, arkası dönüktü.
- ‘ Buyurun, Efendim? ’ dedi, sesi mahcubiyetinden kırılmak üzereydi.
- ‘ Biraz daha odun at, su yeterince kaynamamış, ve şu lifi daha fazla sabuna bula, içerisi temiz kokmuyor, duvarlara sabun sür. Hah yeşil olanı, harika. Tamam şimdi çıkabilirsin. ‘

*

Hamamın rutubeti kalbe ağır gelirdi her zaman, dolu bir kalp sımsıkı durur, bazı bazı nefes aldırmazdı sahibine. Kimi yürekler bu baskıya dayanamadan veda ederdi bedene, yetmişini geçip kaynar suya eşlik etmek akıl karı değildi. Öyle ki bütün riskleri arkasına alıp, oturdu taburesine Akif efendi, temizlenmeliydi, yetmiş üç senenin pisliğini bir senede bırakmalıydı ardında.

*

Su, git gide kaynıyordu öylesine sıcak görünüyordu ki üzerinden ayrılan buharlar bütün hamamı sislere gömmüştü. Yavaşça elini değdirdi suya tahmininden çok daha fazla sıcaktı. ‘ Yavaşça elini değdirdi Hicran’ın ensesine tahmininden çok daha fazla sıcaktı, durmaksızın terliyordu kadın. ‘ Elini sudan çektiğinde durmaksızın terlediğini fark etti. Lifi eline aldı ve sabunu üzerine sürmek için sabuna doğru uzandı. Beğenmedi. Lifin kumaşı çok sert duruyordu, yarısını parçaladı. ‘ Hicran’ın bu baştan ayağa kapalı halini beğenmedi, ve entarisini birkaç el hareketiyle parçaladı, kadın üryan bedeni gizlemeye çalıştı. ‘ hızlı hızlı köpüren lifli sabunu bir kenara itti, suyun biraz soğuduğunu düşündüğünde üzerine dökmeye başladı. Cildi öyle bir yandı ki feryat etmemek için dişlerini birbirine kenetlemesi gerekti. Her yeri yanıyordu, acıyla. Ama sıcak suyun cildi doyurduğunun farkındaydı, nasıl da üzerinde kalan ölü deri bir bir sökülüp atılıyordu. Nefes aldığını hissettiğini, kolları bir başka güçlü gibiydi, acıyordu. ‘ Kollarından sımsıkı tutup kendine doğru çekti kadını, ve uzvunu kadının uzvuna yakın tutmak için beton gibi hareketsiz bırakmıştı kadını. Hicran, kızlığından vazgeçildiği an öyle bir yandı ki canı feryat etmemek için dişlerini birbirine kenetlemesi gerekti. Titredi. Ama doygunluğunun farkındaydı, nasıl da farklı bir duyguymuş ölen umutlar, tekrar nefes alamayacağını düşünmüştü ama bir başka güçlü hissetli, nefret doluyordu içine, acıyordu. ‘ Vücudunun yeterince ıslandığını düşününce sabunla doldurduğu lifi cildinin en köhne yerlerinde gezdirdi. Gaileler doluyordu göğsüne, böyle olmamalıydı. Daha sert gezdirdi üzerinde lifi, derisinin bir kısmı kanadı, ve geri kalanı alabildiğine kızarmıştı. Boynunda, kasıklarında, göbeğinde, sırtında, parmak aralarında, her yerinde ayrı bir günah hissediyordu ve her yerine ayrı bir özenle sürüyordu lifi. Temizlenmesi gerekiyordu. ‘ Gaileler doluyordu göğsüne, Hicran nefes almakta zorlandı. Yalvarmaya sesi çıkmıyordu. Sağına soluna baktı, boynunda, kasıklarında, göbeğinde, sırtında, parmak aralarında, her yerinde ayrı bir günah hissediyordu, dokunmadığı bir yeri kaldı mı bu adamın diye düşünmeye başladı. Çok pis kokuyordu, günah. Hem de çok. ‘ . Kulaklarının içini başparmağıyla sıkı sıkı silmeye başladı, akan suyun sesini duymak istemedi, hiçbir şey duymak istemiyordu. Münzevi kulaklar istedi tanrıdan, bütün seslerden ırak. ‘ Gördükleri akıl karı etmediğinden, tanrıya sığındı Hicran, münzevi gözler istedi O’ndan, bütün gördüklerinden ırak. ‘ Kaynar suyu düğüm düğüm dökmeye devam etti. Ve her bir tastan sonra cildini kokluyordu, vücudunda günahtan başka bir koku var mı diye emin olmak istedi. Değişen tek şey, rutubetti. Su, soğuyordu. ‘ Her bir haykırıştan sonra etrafını kontrol ediyordu, ve birden ayağında bir kayganlık hissetti. Atların dışkıları ayağına bulaşmıştı. İyice gerildi Hicran, uzandı ve avuçlarına doldurdu dışkıyı. Akif Efendi’nin ağzına, yüzüne sürdü. Vücuduna dağıttı bütün pisliği. Bu haliyle fülusu ahmere muhtaç görünsün istedi, yurtsuz sansınlar istedi. Her yerine sürdü, hem de her yerine. ‘
Su soğuyordu, rutubet giderken. Ve Zehra’dan havlularını istedi, mahremini örtmek için, hamam mis gibi sabun kokuyordu, Akif zift.

‘ Akif, Hicran’ı boğuyordu, kirlenirken. Ve Şükrü’den kalın bezler istedi, günahını örtmek için, ahır saman kokuyordu, Akif zift.‘

Dilruba

Acele acele bir kadın yürüyordu Bağdat’ın Güneşten nasibini almış topraklarında. Pazar çadırlarının arasından geçiyor ve nefesini boğazından uzak tutuyordu. Toprak, ardında taşıdığı rüzgar ile ayak izlerini savuruyor, kumlar birbirlerine dolanıyor ve izlerini kaybettiriyorlardı. ‘ Yakalayın, şu fahişeyi!’ diye yükselen sesleri, ne bir kum tanesi ne de rüzgar saklayabilmişti. Bağdat, hayli kızgın bir geceye uyanıyordu.
*
Çöllerin susuzluklarını gidermeleri için bahşettikleri bir çift mercan göz taşıyordu, Dilruba. Yüzündeki deniz bütün cildini yakmıştı. Tuzlu su derisini karaya çalıyordu. Serin Bağdat geceleri bile cildini kurutamamıştı, terliyordu. Daha hızlı koşması gerektiğinin farkındaydı, yükü ağırdı. Korkusu ve düşünceleri O’nu yavaşlatıyordu. Ve en ağır yükü kalbi, göğsünü parçalayacak gibi çarpıyordu. Elindeki gri ve köşeleri parçalanmış bez parçasını bir kenara fırlattı. Boş bırakılmış tezgahlardan birinin arkasına saklandı. Büyük bir gürültü için geceye yalvardı. Yoksa bu aksi gece nefes alışverişlerini asla saklayamazdı. Gece ahrazdı ya da bulduğu ilk bıçakla dilini kesmişti, konuşmuyordu gece, susuyordu. Ayak sesleri birbirinin peşi sıra dört bir yana dağılmıştı. Sözcükler tükürüklerle boğulan harflerin kölesi bir halde kulaklara çarpıp yere düşüyordu. Dilruba, sessizdi. Ama herkes bağırıyordu. Gözlerini kapadı, geceyi görmezse, gece de O’nu görmez diye düşündü. Bekliyordu. Ensesinde bir soğukluk hissetti, yersiz bir histi bu. Dolaşıyordu. Bütün boynuna dolmaya başladı. Ve büyük bir çığlık doldurdu bütün geceyi, muhafızların kılıcı sesi seyreltmişti. Ses gidiyordu, topraklar besleniyordu. Gece, susuyordu.
*
Tam olarak bir saat önceydi, tüccarlar tezgahlarını pazarın ortasına bırakıp evlerine çekilirlerdi her Perşembe ve ceplerine doldurdukları sözümona helal dinarları mum ışığı izin verdiğince saymaya çalışırlardı. Bağdat’ın en zengin tüccarının evi mumlarla çevrili olduğundan ışık Güneş’i kıskandıracak nitelikteydi. Paralar altın renklerini daha bir ihtişamlı gösterirdi. Saat dokuz buçuğu vururken, aynı anda kapı da vuruldu. Tüccar alelacele hasılatını toplayıp, kapıya yöneldi. Bu davetsiz misafirin kimliğini birkaç soruda anlamak istiyordu. ‘ Sen de kimsin bu saatte?’ diye haykırdı kapıya varmadan, iki metre berisinden. ‘ Tahranlı bir fahişle ‘ diye iç çekti kapıdaki kadın, sesi ağzının önündeki peçeden süzülerek geçmiş, neferin kulaklarını okşamıştı. ‘ İçeri gel ‘ dedi adam.
*
Şaraplar dudaklardan dökülen tatsız kelimeleri neşelendiriyordu. Adam hiç böylesine güzel bir fahişeye dokunmadığını düşündü, öyle ki bu kadar güzel bir kadını gün ışığında dahi görmemişti. Mumların sarıya boğduğu oda da dahi mercan gözleri kendi varlıklarını sürdürüyorlardı. Uzun uzun bakıyorlardı bir birlerine. Adam ellerini kadının göğüslerinde gezdirirken, tane tane üzümleri çiğniyordu. Dilruba adamın benliğine konuşmaya başladı. Cümleleri devlerin kollarını saran yarım dönümlük zincirler gibiydi, dinleyeni kendine bağlıyordu. Bardağında duran şarabı yudumlamak için cümlelerden vazgeçtiği anlarda, ‘ Susma kadın, konuş, anlat!’ yalvarmaya başlıyordu. Şehrin göbeğinden perdezanın parmaklarından düşen notalar vardı eve, ‘ Çal perdezan, sarhoş olalım!’ diye bağırmaya başladı adam. Dilruba, bardakları bir kez daha doldurmak için sırtını döndü adama o sırada kasıklarına sakladığı olgunlaşmamış bir elmayı çıkarıyordu. Şarabın yanına doğradı, üç küçük dilim. ‘ Bu iş son bir daha yapmayacağım’ diye içinden geçiriyordu her bir bıçak darbesinde. Elmayı ve şarabı adama ikram etti.
*
Perdezan notaları daha da tutsak etmeye kararlıydı, öyle sert öyle delikanlı savuruyordu mızrapı.
*
‘ Bu meyve acı!’ dedi adam suratını ekşitmişti.
‘ Acıysa tadı daha bir lezzetle iç şarabı, gül ki içinde hiçbir acı kalmasın ‘ diye bir kez daha zincirlere vurdu adamı.
‘ Ah be kadın, sarhoş olalım!’
‘ Bana gönlünden daha zengin bir şey gösteremezsin değil mi? ‘ diye adama sordu.
‘ Seni gösterebilirim kadın, ama senin zenginliğini de ‘ biraz duraksadı ‘ işte bu dinarlar satın alır ‘
‘ Biraz daha içelim, sarhoş olalım adam!’ diye bağırdı, Dilruba. Adamın kıyafetleri teker teker üzerinden düşüyordu. Çırılçıplak kalana dek içtiler. Yalnız Dilruba kapanıyordu her yuduma,adamın zincirleri sıkarken, kendini serbest bırakıyordu. Birkaç yudum sonra, harfler yürümemeye başladı kulaklara, gözleri pes etmişti. Yeryüzünün bin bir renkleri tek bir renk olmuştu. Karaya çalıyordu, her mavi ve karaya çalıyor her kırmızı. Bütün tatlar tek bir tat oluyor, ve bütün sözler tek bir söz. Duyamıyordu, tadamıyordu, göremiyordu. Bilinçsizliğin kollarına bırakmıştı kendini adam. Dilruba, vedalara hazırlanıyordu. Geceyi öpmek için sabırsızlanıyordu ve ellerini ceplerine öyle sert sokuyordu dinarlar sığmayacak kadar ağırlaştığında adamın kıyafetinden bir parça koparıp içine doldurmaya başladı.
Koşarken geceye doğru, dinarlar şırıl şırıl evin verandasında dağıldı ve bir muhafız bütün benliğini Dilruba’ya çevirdi. Efendisinden emir almayı beklemeden, kadın’a ‘ Dur!’ diye emretti.
*
Acele acele bir kadın yürüyordu Bağdat’ın Güneşten nasibini almış topraklarında. Pazar çadırlarının arasından geçiyor ve nefesini boğazından uzak tutuyordu. Toprak, ardında taşıdığı rüzgar ile ayak izlerini savuruyor, kumlar birbirlerine dolanıyor ve izlerini kaybettiriyorlardı. ‘ Yakalayın, şu fahişeyi!’ diye yükselen sesleri, ne bir kum tanesi ne de rüzgar saklayabilmişti. Bağdat, hayli kızgın bir geceye uyanıyordu. Sözcükler tükürüklerle boğulan harflerin kölesi bir halde kulaklara çarpıp yere düşüyordu. Dilruba, sessizdi. Ama herkes bağırıyordu. Gözlerini kapadı, geceyi görmezse, gece de O’nu görmez diye düşündü. Bekliyordu. Ensesinde bir soğukluk hissetti, yersiz bir histi bu. Dolaşıyordu. Bütün boynuna dolmaya başladı. Ve büyük bir çığlık doldurdu bütün geceyi, muhafızların kılıcı sesi seyreltmişti. Ses gidiyordu, topraklar besleniyordu. Gece, susuyordu.

Üryan


‘ Ve insanlar birbirlerine benzemek için ayrı ayrı yaratılmaya başlanmıştı. Ayrı ayrı doğacak, birbirlerine tıpatıp benzer halde öleceklerdi. Çünkü bugün farklı olan şeylere pek yer yoktu. ‘

‘ tıpa tıp…ölecek.’ dudaklarını bükerek tekrar etmişti bu cümleyi. Elindeki bıçağı masanın ayağının yanına bıraktı ve nasırlı parmaklarını başının üzerinde gezdirmeye başladı. Kafasındaki şişlikler O’na yeryüzünün en yüksek dağları gibi geliyordu. Başparmağıyla her birine tekrar tekrar dokundu. En ağrılı ve büyük olanda biraz durdu. Everest’in tepesinde hissetti. Adeta aşağı bakıyordu, bulutlardan görülmeyen bir yerküre vardı önünde. Bunu biliyordu ama yokmuş gibi davranmak işine geldiğinden kafasını tekrar gökyüzüne çeviriyordu. Vakit kaybetmeden hızlıca parmağıyla bastırdı. Kafatasında balyozla vurulmuş gibi bir acı hissetti. ‘ işte bu acı çok farklı, yalnızca bana ait. ‘ dedi. Giderek daha da sert bastırıyordu. Zihninden geçen düşünceleri köşeye sıkıştırdığının farkındaydı. Bencilliğinden ötürü, zihni acının etrafına toplanmıştı. Ne bir açlık, ne de bir üzüntü kalıvermişti yalçın kayalı yüreğinden.

Parmaklarını kafatasından çektiği sırada, ardı arkası kesilmeyen bir ses duydu. Belli ki o ses uzun zamandır atmosferde dağılıyordu. ‘ Kapıyı aç, n’olur! ‘ şeklinde yalvaran bir ses düzenli olarak kendini tekrar ediyordu. Yumrukları kapıyı döverken bir yanda, kapı kolunu zorluyordu boşta kalan elleriyle aynı sesin sahibi. Adam birden kapıyı kaçtı ve karşısında kadını gördü. Elinde bir tepsi yemek ve özenle toplanmış saçlarıyla bir kadın duruyordu.

Uzun süre birbirlerine baktılar. İlk kimin konuşacağını her iki taraf da merak ediyordu.

- ‘ Seni görmekten sıkıldım. ‘ dedi adam tek seferde.
- ‘ Beni değil gölgemi görüyorsun ‘ diye tersledi kadın.
- ‘ Ondan da sıkıldın! ‘ diyerek kestirip attı adam ve odanın içine doğru yürümeye başladı.
- ‘ Üşümüyor musun? Dedi kadın merakla.
- ‘ Hayır ‘ söz uçmuştu, yazı da kalmak istemiyordu.

Adamın çıplak bedeni günlerdir temizlenmediğinden kokuyordu, tüylenmişti ve kirliydi. Bir insan başka bir insana bu şekilde asla dokunamazdı. Tanrılar cehennem için seçtiği kullarını bu şekilde giydirirdi. Üryan bedenlere hiçbir kıyafet yakışmazdı. Tenleri dahi neferinden sıkıldığından yaralara kabuk bağlardı. Beden tükenmeyi görev bilen bir zaman dilimiydi. Ve tanrılar sırtlarını dönüp uzaklaşırken, kadın koşarak sarıldı adama. Kokladı ve öptü. Sorular sormak istemiyordu, nedenlere de ihtiyacı yoktu. Ama dayanamadı, evladını kemiren tahta kurusunun kaynağını öğrenmek istedi.

- ‘ Neden kendine kıyıyorsun, evlat? ‘ sesinden huzur koşarak uzaklaşıyordu.
- ‘ Senin acılarınla doyamıyorum anne, sana ne kadar acı çektirdiğimin farkında değilim, bu yüzden kendimde deniyorum, kendimi bölüyorum, ve kendimi parçalıyorum, yetersiz bulursam daha da fazla bastırıyorum. Bunu sana yaparsam, senin acından haberim olmaz. ‘

Kadın ne diyeceğini bilemedi. Sıkı sıkı sarmıştı adamı. Elleri öyle sert tutuyordu ki koskocaman oda sanki kollarının arasındaki adama saldıracak da, O’nu engellemek için kendini siper etmiş gibiydi. Tanrılar gülüştüler.

- ‘ Perdeleri açabilir miyim, seni görmek istiyorum? ‘ dedi kadın, sesi karanlıktaki tek ışık huzmesiydi.
- ‘ Hayır ‘ dedi adam, sesi Everest’in tepesinden hızla aşağı düşüyordu. Vücudu hissizleşti ve nefes alışverişleri yavaşladı. Kadının kollarında eriyen bir kaya gibiydi. Dakikalar öncesindeki katılığı yerini sıvıların akışkanlığa bırakmıştı. Hafifliyordu.
- ‘ Evlat ! ‘ diye bağırdı kadın ‘Bir perdenin kapattığı aydınlık böylesine büyük bir odayı karanlığa gömüyorsa, sakın gözlerini kapama, sakın!’ diye iç çekti.

Tanrılar gülüşüyorlardı. En büyük olanı masanın yanındaki bıçağı adamın avuçlarına verdi. Adam takati yalnızca parmaklarında gibi sımsıkı bıçağı tuttu, yaraları yalvarmaya başladı ve başındaki dağlar yıkılıyordu. Everest kaynağına O’nu çağırdı. ‘ Atla!’ diyordu. Everest’ten kaynağına düştü.

Ana rahmi kıyafetleri reddediyordu, rahimden düştü ruh. Anadan doğamadan.

Güncelik III +

Not: Bu yazı Güncelik-III 'ün devamıdır.



- Buraya geleceğini düşünmemiştim.
- Ben de beni seveceğini düşünmemiştim.
- Peki Ivan, O ne olacak?
- Ivan artık yok, Dimitris. Söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu görmeye geldim. Ve böylece seni belki daha çok sevebileceğim ama senin beni hep daha çok sevmen gerektiğini bilmelisin. Başımdaki bu ağrı beni öldürecek, senden saçlarımı traş etmeni istiyorum. Derimin üzerine dokunmanı, gözlerim dışında başka bir yere bakmanı, ve dudaklarım dışında daha pis yerlerime dokunmanı istiyorum. Bana dokun Dimitris.
- Peki, otur şu sandalyeye.

*
Berberin boş olduğunu görmeseydi içeri bir adım dahi atmazdı. Kapıdan girerken bütün gözleri üzerinde isterdi ve bir hareketiyle bütün herkesin dışarı çıkmasını temenni ederdi tek seferde. O gün de aynı ihtişamıyla kapıdan içeri girmişti. Üzeri Ivan’nın artıkları dolu ve elinde tamamı pis mektubu ile salına salına yürüyordu. Altın sarısı saçları yer yer koparılmış ve bir birine girmişti. Güzel göründüğünü düşünüyordu, güzel olmalıydı, tek olmalıydı.

Usulca adamın yanına yaklaştı ve göz hareketiyle herkesi birbirine vurdu. Dimitris, kendine söyleneni yapar, Nadya’nın bir dediğini iki etmezdi. Adam naif huyunun yanında taş gibi bir kalbe sahipti. Sadece problemleri sevmezdi ve problem yaratacak en ufak şeyden kaçınırdı. Nasıl konuşması gerektiğini ve özellikle de nasıl davranmasını gerektiğini çok iyi biliyordu. Nadya’nın akıl sıra ermez tavırlarına büyük bir sakinlikle karşılık veriyor ve O’nu hoşnut tutmaya çalışyordu. Bu yüzden herkesi usulca dışarı çıkardı. Nadya, aceleyle Dimitris’i avuçlarından yakaladı. Ellerini kaçırmak isteyen adam, hızlıca ayağa kalktı ve tezgahın etrafında bir şeylerle uğraşıyor gibi görünmek istedi. Pis olan hiçbir şeye dokunamazdı, sarsıcı bir titreme gelir ve midesi bulanmaya başlardı. Parfüm şişelerini tek tek düzenlerken, acelesi varmış gibi konuşmaya daldı.

- Lütfen kendi başına saçlarını yıka ve etrafa dokunma. Ayrıca buraya geleceğini düşünmemiştim.
- Peki, bana yardım eder misin? …. Ben de beni seveceğini düşünmemiştim.
- İşine bak Nadya. Peki Ivan, o ne olacak?
- Ivan artık yok, Dimitris. Söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu görmeye geldim. Ve böylece seni belki daha çok sevebileceğim ama senin beni hep daha çok sevmen gerektiğini bilmelisin. Başımdaki bu ağrı beni öldürecek, senden saçlarımı traş etmeni istiyorum. Derimin üzerine dokunmanı, gözlerim dışında başka bir yere bakmanı, ve dudaklarım dışında daha pis yerlerime dokunmanı istiyorum. Bana dokun Dimitris.
- Peki, otur şu sandalyeye.

Nadya süratle sandalyeye oturdu ve saçlarını yıkamaya başladı. Ara ara kopan saçlar lavaboya dökülüyordu. Dimitris bakamadı. Yeterince saçlarının temizlendiğinden emin olduktan sonra saçlarını kesmeye başladı. Sol eliyle tuttuğu makas adeta parmaklarının arasından kayıyordu, iri gövdesi ve kısacık saçlarıyla bir Rus’tan çok bir Alman’ı andırıyordu Dimitris. Biraz araştırılsa kesin köklerinde bir Alman geni bulunurdu buna eminlerdi O’nu görenler. Nadya da emindi ama gözlerini Dimitris’in ellerinden alamadığından suratına bakmak pek aklına gelmiyordu.

Makas hızlıca Nadya’nın saçlarının arasından kayıyordu git gide yüzü ortaya çıkıyordu. Ve cildinin kokusu havaya yayılıyordu. Ivan’nın artıkları hala üzerindeydi ve onun peşini bırakmak gibi bir niyeti yoktu. İkisi de konuşmuyorlardı. Makas sesi havaya yayılan tek ses sesti ve arada çatırdayan sobanın odunları gürültü yapıyordu. Makasların keseceği saçlar kalmadığında, Dimitris ellerini derhal kızın üzerinden çekti. Başı yara bere içindeydi ve kabuklardan bazıları kanıyordu. Güzelliğin sakladığı gölgelerde birer ceset yatıyordu adeta. Ölüler diyarından gelen bütün çirkinler güzelliğin içine saklanmıştı. Hades’in fedaileri kızı yavaşça avuçlarına alıyorlardı.

- Beğendin mi Dimitris? Diyerek sessizliği bozan Nadya oldu, aynadaki görüntüsüne aşık aşık bakıyordu. Olmadığı kadar çirkin görünmesine rağmen, olmadığı kadar mutluydu.
- Elini tenime koysana.
- Deniyorum, diye kestirip attı adam, elindeki ne Nadya? Diye devam etti.
- Bana mektubun. Benim için yazdığın.
- Sana mektup yazmadım Nadya, okuma yazma bilmediğimi biliyorsun. O bana ait değil.
- Öp beni Dimitris, ölüyorum. Gözlerini kapa ve öp beni.
- Git Nadya. Ivan’a git ve buraya geldiğinden kimseye bahsetme.

Nadya birden ayaklandı ve Dimitris’in elindeki makası hızla kaptı. Mektubu çıldırmış gibi kesmeye başladı. Adam ne yapacağını düşünmeye çalışırken, genç kız hızla üzerine yürüyordu. Tezgahtaki bütün parfümleri tek tek üzerine boşalttı.

- Şimdi güzel kokuyor muyum? Öpsene, cennet gibi kokuyorum Dimitris. Bunlar senin cennetinin kokuları.

Durmaksızın bağırıyordu genç kız. Ve ani bir hareketle makası adamın üzerine fırlattı. Makas adamın sol yanağını sıyırmıştı. Ve genç kız hızla berberden dışarı fırladı, o sırada gürültüyü duyan bir kalabalık dışarıda toplanmıştı. Adam, genç kızı hiç umursamadan bulduğu ilk temiz bezle üzerini temizlemeye başladı. Aynaya bakıyordu. Kirli bulduğu her yerini temizledi. Ve hiçbir şey olmamış gibi, berberi temizlemeye başladı. Genç kızın sesi sokağın öbür ucundan duyuluyordu. Çıktığı bir binanın tepesinden, elinde mektup dediği boş sözümona beyaz kağıtla aşağı atladı.

- Cennetine geliyorum, Dimitris. Öp beni, öp beni.
Çığlıkları, Dimitris’in temizlemekte olduğu berberin camlarından içeri girememişti. Hava da yankılanan ufak bir sesti sadece.

Kuşlar O’nu öpmek için çoktan hazırdı.