Tüvan

Doğumla başlar kelimeler ve yağmur için beklenirler. Islanırlar ve susarlar. Bugün kelimeler susuyor, ne fırtına ne de çöller ağlatamaz kelimeleri. Tek yaptığı şey susmak oluyor Tüvan’ın, adına aykırı olarak bugün güçsüz hissediyor. Ama körpe ve kırgın asla değil. Büyüyor git gide ama henüz hayatında on yedi kere sene görmüş. Neden gözlerini kapadığını bilmiyor ya da parmaklarının neden kanadığını. Ama kulakları hala duyuyor. ‘ Tüvan ..’ diyor bir ses devamı olan bir cümleye başlıyor. Susmamak üzere konuşuyor. Ve anlatıyor ki bu çocuk ilk günden…

İlk günden aklı uzaklarda doğdu. Aklı yerine hali vakti yerindeydi. Önce fark etmediler. Ki etseler bile nafile, yaz çoktan kışa gelin gidiyordu. Temmuz da doğmuş, soğuktan donmuş ve kasabadan köye dönmüş olmasına rağmen, kimse eğilip alnından öpmedi. O gün hiçbir bedenle kavuşmadığından halini de vaktini de istemedi. Tabii, bunları içinden söyledi. Duyan duydu oysaki. Bir tek parmakları kaldı sağ salim, bir de ona bakan kadın.

Kadın dediysek ellisini bitireli bir on sene olmuş. Bakışları kayık ve yayvan olduğundan mıdır bilinmez bu çocuğu alıp avuçlarına koymuş. Büyütmüş.

İş vermiş çocuğun eline. Süpürge işçiliği. Her sabah sırtında süpürgeciler hanına taşırmış Tüvan’ı. Kahverengi minderlere oturtup çocuğu, bırakıp gidermiş. Aklı, Tüvan da kalır, Tüvan handa. Önce tarladan gelen telleri uygun uzunlukta keser, tohumlar ve yapraklarını bir güzel ayıklarmış. Sonra dört beş tel ile ayakcak yapar, mengenenin o meşhur yardımıyla süpürgeyi hayata bağlarmış.

Teller , tellere dolanır bir daha ayrılamazken, Tüvan her bir dokunuşuna bir lanet bindirirmiş. Önce parmaklarını yüzüne sürer sonra ucunu ısırırmış. Kanayan parmağını süpürgeye sürer lanet üstüne lanet okurmuş. Tabii, bunları içinden söylermiş. Ama bilmez ki duyan duymuş oysaki. Hal böyle olunca ömründen yirmi beş sene gitmiş.
Kadın hana gelir, çocuğu götürürken eve, yüzü gözü yara olan bu neferi fark edemezmiş. Gözleri sustuğundan çocuk konuşmazsa hiçbir şey göremezmiş.

Akşam, yemekler yumuşak masa örtüsünün üzerinde dolanırken, kadının elleri çocuğun parmakları ile çarpışmış. Bir hüzün bir kıyım almış başını gitmiş ellerini tepe tepe. ‘ Tüvan..’ diye bir ses devamı olan bir cümleye başlamış. ‘ teller parmaklarını sevmemiş anlaşılan, evlat seni yumuşak kumaşlarla uğraştıralım’ demiş. Masada duran son ekmeği hızlıca çiğnerken, Tüvan yalnızca iki kere öksürmüş.

Diğer gün iş vermiş çocuğun eline. Terzilik. Her sabah sırtında terziciler hanına taşımış Tüvanı. Kahverengi sandalyeye oturtup çocuğu, bırakıp gitmiş. Aklı, Tüvan da kalmış, Tüvan handa. Önce Nevdiyar’dan gelen kumaşları uygun uzunlukta keser, ayrı renklileri ve aynı kalitede olanları bir güzel ayıklarmış. Sonra dört beş kumaş parçasını giydireceği bedenin üzerinde gezdirir ama bunları yaparken ayağa kalkmazmış. Öyle herkese de bir şeyler dikmez, makaslarını konuşturmazmış. Köyün en güzel kızına en güzel entariyi dikerken, sevdiceği oğlana iğne iğne lanet okurmuş.

Kumaşlar kumaşları katlarken, Tüvan her bir makas aralığına bir lanet bindirirmiş. Bu sefer hem kendine hem oğlana . Ve yine önce parmaklarını yüzüne sürer sonra ucunu ısırırmış. Kanayan parmağını entarilerin yüreklere denk gelen yerine sürer lanet üstüne lanet okurmuş. Tabii, bunları içinden söylermiş. Ama bilmez ki duyan duymuş oysaki. Hal böyle olunca ömründen bir yirmi beş sene daha gitmiş.

Akşam, yemekler yumuşak masa örtüsünün üzerinde dolanırken, Kadının elleri çocuğun parmakları ile çarpışmış. Bir hüzün bir kıyım almış başını gitmiş ellerini tepe tepe. ‘ Tüvan..’ diye bir ses devamı olan bir cümleye başlamış. ‘ parmakların kumaşları sevmemiş anlaşılan, evlat seni şekle sokacağın tahtalarla uğraştıralım’ demiş. Masada duran son ekmeği hızlıca çiğnerken, Tüvan yalnızca iki kere öksürmüş.

Sonraki gün iş vermiş çocuğun eline. Marangozculuk. Her sabah sırtında marangozcular hanına taşımış Tüvan’ı. Kahverengi tabureye oturtup çocuğu, bırakıp gitmiş. Aklı, Tüvan da kalmış, Tüvan handa. Önce ormandan gelen tahtaları uygun uzunlukta keser, ayrı kalınlıkta ve aynı kurulukta olanları bir güzel ayıklarmış. Sonra dört beş odun parçasını irice doğrar birbirine yapıştırırmış, ama bunları yaparken ayağa kalkmazmış. Öyle her eve de bir kapı kesmez, testeresini sallamazmış. Köyün en asil ve en güzel kızlarının evlerine en ihtişamlı kapıları doğrarken, bıçak bıçak açıkta kalan öksüzler için lanet okurmuş.

Tahtalar tahtalarla birleşirken, Tüvan her bir kıymık aralığına bir lanet bindirmiş. Bu sefere hem kendine hem oğlana hem de O’nu duyan kulaklara. Ve yine önce parmaklarını yüzüne sürer sonra ucunu ısırırmış. Kanayan parmağını kapılarda zihinlerin denk geleceği yere sürer lanet üstüne lanet okurmuş. Tabii, bunları içinden söylermiş. Ama bilmez ki duyan duymuş oysaki. Hal böyle olunca ömründen ömür gitmiş.

Süpürgeler sokakları, entariler hatunların çirkinliklerini temizlerken, Tüvan köyün her güzel yüreğinde ve sokağında hiç durmadan dolaşırmış. Bütün kapılar Tüvan’a açılır, hepsi Tüvan’a kapanırmış. Kimse bir kez bile O’nu görmese de herkes hayatından geçermiş. Hem sessiz sedasız hem de hali vakti yerinde.

Nacizane akşam, yemekler yumuşak masa örtüsünün üzerinde dolanırken Tüvan’ın en çok gücüne giden, kadının önceki akşamlarda yanında oturan nefesin sesini hatırlamamasıymış.
Ama bunların hiçbirini kimse bilmiyormuş, bilselermiş, anlatırlarmış. Öyle diyorlarmış.

Şiirdeyazdediler: Onlar.


Onlar,

Biz biterken geliyorlardı
Gülüyorlar ve önemsediklerini anlatıyorlardı

Kuralları dereboyu balçık yatağı
Renkleri eşsiz, griden siyaha
Her biri zümrüt, her biri tek

Kim, dediler, kimler baş kaldırır
Köleliktir sonu, geniş ağızların
Büyük düşünceler baş ağrıtır

Bakın, dediler, boşluğa bakın
Karanlık sizi üzmeyen tek görüntüdür
Sessizlik ise en güzel alıntı

İşitmeyin, izlemeyin
Gizlemeyin, İzlenmeyin

Onlar, her şeyi biliyorlardı
Bildiklerini doğuruyorlar
Tohumlarımızı yakıyorlardı

Ağaçları koparın, diye bağırdılar
kökleri pis kokar
Çiçekleri kalsın, onlar da çabucak solar
Boş araziler yaraşır, uyuyun
Uyku, ölümü gizler, dostlar

Onlar, geliyorlardı
Gülüyorlar ve önemsediklerini anlatıyorlardı

Toprak kül koktu, ilk defa yanıyordu
Gelen ilk oktu, derimizi deliyordu

Onlar, gülüyordu.

Şiirdeyazdediler: Göçebe


Çizgilerin yolunu şaşırmış gibi
Önüne boşaldı sarkık göğüslerinin
Atıkları tıkanmış,yüz vermez olmuş
Yolları her birinin, narin ve derin

Döküldü acıları kavanozlardan çukurlara
Dövüldü sırtları tek tek
Belki masa, belki kapı ağzında bilerek

'Vur!' dedi delikanlı yürek
Vur derdini ağıtlara
Erkek istemese yok gerek
Ne Güneş'e ne Ay'a

Boğulduğun denizler bundan ibaret
Geçemezsin yaya
Kirli duvarları dikerler önüne
Sanırsın, yıkar gözyaşların
ağlaya ağlaya

Siz kızoğlankızların
çizgileri dolaşırken yüzünü
Asırlara varmadan biter
her gün doğan acıları, hüzünü

Ey! bağışlanmayacak ruhlar
Çıkarın üstünüzü
Günah ayıbınızı örtecek
Bu son, bu göçebe hece de
büstünüzü dikecek.

Şiirdeyazdediler: Maktül


Benim için üzül
Ve soyunu düşünmekten vazgeç
Doğacak çocuklarının bütün adlarını bana ver
Kucağına yatır beni ve tenimi ayır bedenimden
Pare pare dağılsın derim hava da
Tek nefesle burnundan gireyim içeri
Kanına doldur beni,
İntiharı düşündüğünde
Bileklerini kesmekten vazgeç


Benim için ağla
Ve tel tel saçlarını kopar
Kargalara bahşet kulaklarını
Duyduğun son ses: benim
Koku mu resmet parmaklarınla
Burnunu koparıp, parmaklarını kes
Uzun uzun bak ve gözlerini dağıt kuşlara
Gördüğün son yüz: benim
Köpük köpük dalgalara bırak dişlerini
Yalnızca dudakların kalsın
Islak ağzından geri
Bildiğin son söz: benim

Aşk-ve-Peçe

Kervansaraylar için okunan fermanların altındaki bir çift dudak iziyle başlayacaktı yolculuklar, hanlar ve hancılar için aynı zamanda. Her odasında ayrı bir hikaye, meyhanelerinde dolup boşalan şaraplar doyuracaktı bedduaları. Çoklu yalnızlıklara mal olmuş sandalyeler ve üzerine söylene söylene dilinde tüy bitmiş türkülerin gebe kaldığı masa örtüleri. Örtüler yalnızca masaları süslemeyecekti, pencereler ve kapı aralarına asılmış perdeler ışığı kesecekti. Loş ortam, gözlere ışığı dolduramadan, hançerlere sıra gelmeden idam edilecekti kalpler, peçelerin arkasında gözler tarafından.

Bedenen içeride olamayan kadın, siluetini yollayacaktı meyhane masalarına, her bir erkek içinde bir kadınla, içine kadını doldurarak boş bir bardakla girecekti perdeleri aşıp kapıdan içeri. Ne kadar erkek varsa o kadar da kadın ikamet edecekti masalarda. Bu görünen yüzü olacaktı madalyonun, ta ki Hancı perdeleri sonuna kadar indirip, gaz lambalarıyla süsleyene kadar duvarları. Kapılar açılacaktı aynı anda, altı kapıdan beşi boş ama müziklerle, biri dolu aşk-ve-peçe ile girecekti içeri. Ritim dağıtacaktı yürekleri, teften ayrılan her bir vuruşla. Ziller akılla mantığın arasına girecek, yaylılar tek tek önceki kadınları boğazlarından tellere asacak, figürler yeni bedenlerin ruhu olacaktı. Hancının izniyle, gaflet içindeki yolcular ki bunlar kendi aşkları ve peçelerle aşkı dağıtan kadın arasında seçim yapamayacak kadar aciz olanlardı, birer birer masalarına davet edecekti gözlerine vuruldukları kadını, düşlerinin büyüklüğü ve inançları kadar liralar sayacakları masaya, eğer suları bulanık ve avuçları terli değilse.

Duvardan kaptığı gibi ışıkları gözlerinin ötesini aydınlatamayan bir gaz lambasını, kanatları kesik olduğu halde uçan bir melek gibi masaya yaklaştı peçeleriyle hayat bulan kadın. Kime yaklaşsa, kime çevirse gözlerini cenin gibi hissediyordu o canlı, hayatta tek duyduğu ses anne karnındaki kalp atışları olan aylık bebekler gibi yalnızlık ve korkunun tanımını üzerine çekiyordu. Kime yaklaşsa, kime çevirse gözlerini cenin gibi hissediyordu o canlı, şu hayatı gözden çıkarıp türlü çılgınlığa yol verecek bir deli oluveriyordu. Zihinle-akıl kalple-yürek ayrı düşüyordu o vakit.

Şarabın kırmızılığının esir aldığı dudaklara eğildi. Peçesi havalındı kadının, erkeğin ihtirasa meydan okuyan nefesinin rüzgarıyla. Gözlerini ayırmadan gözlerinden çiviler çaka çaka gözbebeklerine, ellerini kaldırdı tüyleri eksik kanat misali. Ve erkeğin açık tek bir perdesi kalmadı, meyhanede başlayan yolculuk düşler alemindeydi. Rüyasında gördüklerini izledi kadın. Uzun uzun adamın kulağına fısıldadı. Uzun uzun izledi meyhanedeki yolcular. Uzun uzun düşündü Hancı. Ne kadar da uzun sürmüştü bu rüya.

‘ Özlem, senin derdin adam!’ dedi peçeli kadın, liraları ardı arkası kesilmeden bir hızla ceplerine doldururken. Büyülü bir sesti bu, düşlerde kimden geldiği anlaşılmayan sesler gibi. Raks etmeye devam etti şarabı bardaktan boşalırken. Hancı uzaktan gülümsedi, gözler küçüldü cevaben ardında peçelerin.

Başka bir masaya raksa koştu kadın. Yine eğildi, yine perdeler gitti. ‘ Özlem, senin derdin adam!’ dedi peçeli kadın, liraları ardı arkası kesilmeden bir hızla ceplerine doldururken Bir el uzandı, tüyleri tam bir el. Peçeyi indirmeye çalışan bir el. Çok uzun süre hava da duramayan bir el. Uzandığı yerde kalan bir el. Perdeleri yaktı kadın. Alev alev oldu adam. Fazla yaklaşmıştı. Fazla içerdeydi. Hancı uzaktan gülümsedi. Lambaları söndürdü, altının altısı da aynı anda kapandı. Bu gece bir kurban etmişlerdi tutkuya.

Kötü bir aşktı bu. Her erkeğe aynı cevap. Görmedikleri bir suratın özlemiyle yanıp tutuşan pervaneler gibi ateşe yaklaşıyordu, şarabın sarhoş ettikleri. Kötü bir aşktı bu, özlemi de yakınlığı da içinde.

Hancı gülümsedi, ve hep beraber raksa durdu perdeler. Havalandıkça, havalandılar. Lambalarla bitiştiler. Öyle bir tutuştular ki, handa hancı da yanıp kül oldu.

Aşk, peçenin ardından başka bir ruha beden oldu….

Nem

Rutubet şehrin aynalarında boy gösteriyordu. Camlar buğulanmış ve parmakların çizdiği çizgilerin arasından turuncu ışıklar savruluyordu odanın içlerine. Tek kanadı ile uçmaya çalışan guguklu saat yirmi biri vururken, enlemesine bir çizgi daha çiziyordu saçları kumral beyaz tenli çocuk. Vakit kaybetmeden bir turuncu ışık daha belirdi odanın içinde. Bu sefer kapıdan giren orta yaşlı kadının suratını dağıtıyordu. Gözlerini kıstı kadın, saçları olduğundan açık görünüyordu. Oysaki üç gündür düz saçlarının hiçbir teli hamam yüzü görmemişti. Ceviz ağacından oyulmuş topal topal açılan kapının sesine irkildi çocuk. Parmağını camdan çekip sesin kaynağına yöneldi, gülümsedi. Annesini her gördüğünde içinden kaçıyordu gülümsemeler. Ruhunu tutup çekseler ayağı takılıp düşebilirdi ama O’nu uzaktan izleyen annesine dizleri kanarken bile illa ki gülümseyecekti.

İçeri girmek için açtığı kapıyı kapatıyordu kadın, elleri soğuk kapı koluyla buluşunca içi ürperdi. Oysaki geldiği oda daha sıcaktı. Ellerini kapı kolundan çekince anladı ki ürperti ayak parmaklarından bedenine kavuşmuş. Ilık sular birikmişti odanın tabanına, yarım parmak uzunluğundaydı derinliği. Çorapları ıslandı kadının, yürümeye devam etti. Vazgeçemezdi.

Camdan odaya bir gıcırtı armağan edildi ve hemen ardından bir demet turuncu ışık. Yere bir damla düştü saçları kumral beyaz tenli çocuğun ağzından. Yün hırkasını kavuşturdu önüne, hırkasının rengi deniz mavisiydi ve onca karanlıkta seçilebiliyordu. Düğmeleri gül ağacındandı. Ama eli kesmeyen cinsten. Düğmeleriyle oynuyordu çocuk, kadın ayaklarını yerde biriken ılık suda gezdirirken.

Önce çoraplarını çıkarmıştı. Ayağına yapıştı balıklar. Etrafında küçük deniz atları da cabası. Yüze yüze oğluna varacaktı ama sıkça hapşıran guguklu saat yarattığı küçük dalgalarla kadının hızını kesiyordu. Fistanının ceplerine elini daldırdı vakit kaybetmeden, biriken borçların yazıldığı bir kağıt buldu. Dörde katlanmıştı kağıt ve etrafında sarı lekeler vardı. Eline aldığı gibi kağıdı çabucak bir gemi yaptı. Sol cebindeki kalemi ise küreğiydi.

Dört beş savuruşta küreğini oğlunun yanına vardı. Endamı gözlerinden okunan genç solgun bakışları ve keyifsiz dudaklarıyla öylece uzanmıştı. Ellerini göğsünde birleştirmiş, ceketinin düğmeleriyle oynuyordu. ‘ Evlat…’ dedi kadın huzurlu çıkıyordu sesi. Çocuğun başını çevirip bakmasıyla, kadının omzuna kapanması bir oldu. Tam altı gün ağladı çocuk. Odada su omuz hizasına gelmişti ve balıklar saçlarını yemeye başlamıştı durulamayan bu neferlerin.

Bir Cuma sabahı daha güneş kuşlara bile görünmeden odanın cevizden oyma kapısı bir homurtuyla açıldı. Sular kapının altında duran merdivenden akıp giderken, kel kalan kadın ve saçları yerinde duran evlat aynı anda dönüp kapıdan girene baktılar.

Endamı hürriyetinde olan yaşlı bir kadın, kafasında tülbenti üzerinde çiçek desenli fistanı ve ayağına, çift çorabının altına giydiği yünlü patiği ile onlara baktı. Zayıflamışlardı ancak halen dinç görünüyorlardı. Yaşlı kadın kudretli sesiyle onları çağırdı ve adımlarını kesmeden hızlı hızlı aşağı indiler.

Sıcak sular çeşmenin ağzından kovalara dökülürken, yeşil arap sabunu, sabun bezinin üzerinde geziniyordu. Üç ev boyunda köpürmüş ve gözlere yanaşmadan edemeyen bir edayla Yaşlı Kadının bakışlarına bir bulanıklık getirmişti. Baştan aşağı kolları, sırtı, ayakları, tırnak altları, boynu ve göz kapakları yıkandı sabunlu suyla.

Saçları ışıl ışıl parlıyordu o vakit. Tarak arasından kaymak gibi süzülüyor ve hatta mis kokuları taşıyordu üzerinde. Derisinin yeterince ısındığına kanaat getiren Yaşlı kadın berber efendiye seslendi. Banyonun yankılı atmosferinden sıyrılan ses berberin kulaklarına ulaşana kadar tam üç dakika geçmişti. Üç dakikanın sonunda banyo kapısı açıldı ve uzuvları peştamalla kapanmış bir erkek içeri girdi. Saçları kumral beyaz tenli çocuğun arkasında durdu, kel kadın dışarı çıktı. Ağlamaya başlayacaktı ama orası ne yeri ne zamanıydı. Yaşlı kadın bir göz hareketiyle kapıları üzerine kapattı dışarıda kalanların.

Önce besmele çektiler, ardından Fatiha okudular, ardından bir Ayet-el Kürs-i ile makasları saçlarında gezdirdiler çocuğun. Tel tel yerlere döküldü balıkların yemediği saçlar. Usul usul aktılar biriken suyun üzerinde. Tel tel kendinden geçti çocuk, ve usul usul kendine geldi.

Sular kuruyana kadar hamamın mermerlerinde, içeri de nargile tüttürüyordu yaşlı kadın. Şalı boynunda fistanına ucun ucun dokunuyor, dumanlar hava da narin narin bel kıvırıyordu. Sipsiye değdirdi dudaklarını. Kırışık, buruşmuş ve yayıktı, eskiden dolgun dolgun mavi boncuk dağıtan dudaklar. ‘ Sıhhatler olsun, evlat!’ dedi genzine kaçan katran sesini boğuklaştırmıştı.

Havlulara sarınmış oğlan başını iki yana sallayarak teşekkür etti. Saçsız çocuk ve orta yaşlı kadın yürüyordu ki merdivenler kesti önünü, saçsız çocuk ve orta yaşlı kadın yürüyordu ki sorular çevirdi yönünü, saçsız çocuk ve orta yaşlı kadın yürüyordu ki soğuk hava kesti sözünü. Gelen uykuyu kaçırmaya çalışıyordu. İlla ki kendinden emin ve soğuktu. Göz kapaklarını elledi, ve beş parmağının beşiyle birden ayırdı. Göz bebekleri çoktan küçülmüştü. Göğsünden içeri girip, boğazını yaralayacak kadar öksürttü oğlanı. Göz bebekleri çoktan kararmıştı. Ayak parmaklarından, şah damarına kadar içinde dolaştı çocuğun, tir tir titretti ama nafile. Göz kapakları çoktan kapanmıştı.

Öyle bir zamandı ki soğuğun gelip buluştuğu, ayrılıkları baştan belliydi, bedenin ve bilincin. Bilinç içini rutubetli hamam da eritmiş, devamını tevekkül etmişti.

Uyudu çocuk. Hücreleri yastığı tanımıştı. Uyudu çocuk. Bilinci yorgana sarılıp pes etmişti.

Uyandı çocuk. Rüyasında hiç uyumadığını anlattı.

Bahçe

Alp’lerden kaçırılan kayalar ile Nil’in azgın vakitlerinden döllenen arsız suları bir araya getirdi fıskiye. Alp’in kayaları çirkin suratlı bir kadına oyulmuştu, çıplak bedeni, paluze cildiyle elleri iki yana gökyüzü krallığına yalvarıyordu. Nil’in suları döngünün ortasında ağzından çıkıp, bacaklarından yerlere dökülüyordu. Bu sular öncesinde fıskiyenin yer altındaki kaynağına doldurulmuştu. Yosun tutan parmakları ara ara kurbağalardan tiksinse de, havzasında biriken nilüferler kurbağaları güzel gösteriyordu. Güneş yeşile çalan renklerini, oynak bir sarıya devşiriyordu.

Yaz kış durmaksızın akan sular, heykelin ağzını aşındırmış kırılmaya yüz tutmuş bir görüntüye sebebiyet vermişti. Ama o dudaklara kimse dokunmadığından oldukları yerde duruyorlardı. Yalnızca sol elinin serçe parmağı ayrılmıştı heykelden, üzerinde büyüyen ağaç ödünç almıştı parmağını. Geri verme gibi bir niyeti yoktu. Hayat kimseyi aldıklarından sorumlu tutmuyordu. Büyük zeytin ağacı yeterince sorumsuz hissetti. Köklerini beslediği toprağa, köklerinden ayrı düşürdüğü parmağını karıştırdı.

Saat on dördü vuruyordu. Gün doğumundan dokuz sonrasına tekabül ediyordu bu vakit. Gölgelerin bedenleri bir saatliğine de olsa da terk ettiği zamanlar. Zeytin ağaçlarının uyuduğu, suların buharlaşmalara karşı koyduğu, karıncaların örümcekleri yediği zamanlar. Tanıkların, tanıdıkları nesnelerden çok kendilerine döndükleri zamanlar. Öyle ki sırça köşkün bahçesi sessizliği her zamanki gibi ödünç almıştı. Dillere okunamayan harfler veriliyor, pencerelere perdeler yakıştırılıyordu. Bahçe yalnız kalıp, yalnız düşünüyordu, otlar büyümeye, sular akmaya doyamazken…

Gölgeler kaçıp, ağaçlar uyurken bin yüz kanat darbesinin ardından fıskiyenin havzasına kondu lacivert gözlü karga. O gün rüzgar eşlik ettiğinden, elli kanat çabuk gelmişti. Her zamanki yerinde, heykelin gözlerinin bakamadığı tek yerde duruyordu. Gölgeler ayrıldığından herkes birbirinden bihaber duruyordu. Adil olmayan bir anlaşmaydı bu. Lacivert gözlü karga sonuna kadar ne gördüğünü biliyordu. Tutsak heykel ise, verilenle yetinen umarsız bir neferdi. Karga, aldırış etmeden ayaklarını Nil’in sularına değdirip, gagasını göletinde yıkadı. Bir ses değdi gagasından sulara, masmavi su boyanmaya başladı. Üzerinde batmadan duran bir yürek ve etrafına dağılan ahmer kanlar, Güneş’in sarı ışıklarını dahi geri çeviriyordu. Bahçenin güney yakasından kopardığı yüreği, tam ortadaki kadına sunuyordu. Karga, işgalci ve kırdığı dallardan sorumsuz, gerim gerildi.

Yürek sulara değer değmez, heykelin suları daha hızlı akmaya başladı, fıskiye daha coşkun ve gürültülüydü. Havzasına dağılan yabancı hisleri anlamıştı. Bu yabancı, tanışılmamış biri değildi. Tanıdığı ama tanışamadığı bir yabancıydı. Yine de fark ettirmedi. Aralarında söz olmasını istemiyordu. Sular, dalgalara, dalgalar melodilere döndü. Küçük havza da serin nağmeler dağılıyordu. Ona ithafen çirkin sesini ritme uydurdu karga, fazla vakitleri yoktu. Her ikisi de bunu biliyordu. Ama olabildiğince çok duymalıydılar birbirlerinin seslerini. İçlerinde olanı bileni anlatmalıydılar. Aynı anda konuşup, aynı anda dinlemeliydiler. Bu sefer kimin hikayesi bilmiyorlardı. Ama bu kalp uzun süre kanamış ve bütün havzayı boyamıştı. Anlatacakları çok, dinledikleri az gibi bir hali vardı. Bu kalp batmamakta ısrarlı ve tükenmemekte kararlıydı.

Bahçenin çakıldan bozma yolları kelebeklerin ayak seslerini bile bahçeye salıyordu. Öyle ki ta kuzey kapısından gölgesini çok seneler önce geri de bırakmış yaşlı bir adamın ayak seslerini kulaklara çalıyordu. Üç ayağı vardı bu adamın, en çok gürültü çıkaranı ise ceviz ağacından oyulmuş sağ eline yakışan tahta ayağıydı. Üç adım atar, dördüncüyü onunla tamamlardı. Yaşıtlarına göre çevik sayılırdı. Öyle olmasa her vakit kargayı tüylerinden ayırmazdı.

Heykelin lanetine, sular fısıltılardan gürültülere, çakıllar sert yollardan kül patikalara çevrilirdi. Ağaçlar uyurken daha içli horlar, karıncılar örümcekleri daha sesli öldürürlerdi.

Yaşlı adam, üçüncü ayağını heykele yasladı, tek eliyle nağmeler koparan kargayı yakaladı. Diğer eliyle göğsünün sol tarafını tutuyordu.
Heykelin suları kesildi.
Öyle durgunlaştı ki, kurbağaların kulaçlarının şıpırtısı duyulmaktaydı.
Göğsü halen kanıyordu.
Öyle kanıyordu ki bembeyaz elleri kırmızıdan görünmez oluyordu.

Karıncalar, gülmeye başladı. Ağaçlar da uykuya veda etti.

Lacivert gözlü kargayı tuttuğu gibi kendine çevirdi adam. Ellerini yumuşacık kanatlarının arasında gezdirdi. Sağdan sola, yukarıdan aşağı. Aradığı tüyü bulduğundan, acımadan koparıp attı. Hemen şimdi uçmaya başlarsa, en fazla dört yüz metre gidebileceğini söyledi. Bir daha uğramaması için uyardı. Ve tüyünün uzaması için buradan uzak durması için de ekledi.

Lacivert gözlü karga, kanatlarına baktı. Baktı ama göremedi. Gözleri gözlerine dayanan adama baktı. Baktı ama O’nu da göremedi. Zaten göremediği heykele döndü. Seslendi. Karşılık alamadı. Sevdiğinin gitmiş olabileceğini düşündü. Rüzgara seslendi. Ve gökyüzü krallığının maviliklerinden bihaber, dört yüz metre öteye kanat çırptı.

On günün ardından, kanatları eskisine benzedi. Dört yüz metre geri uçtu. Suların şarkısını dinledi. Sağır yaşlı adam tüylerini kopardı ve ardından bir on günlüğüne tekrar öteye uçtu.

Sağır adam, kör kargayı, umarsız heykelden daha çok sevdi.